Kolombiya

FROM PANAMA TO COLOMBIA

Nerdeyse aylardır bu yolu konuşuyoruz.

Her türlü hikayeye maruz kaldığımız için, hayalgücümüz baya bi geniş bu konuda.

3        farklı yoru var bu sınırı geçmenin.

  1. ‘Darien Gap’: Kolombiya ve Panama, birbirine karayla bağlı olmasına rağmen, ortada yol yok! Gerçekten.. Kolombiya Atrato nehri ve bataklığı, Panama tarafından ise yağmur ormanı, sınırı oluşturuyor. Yol yapılması, doğaya vereceği zarardan ötürü engellenmiş. ‘Politik sebeplerin ve/veya masrafların üstü kapatılıyor’ diyenler de olabiliyor tabi..

Burdan her geçenin hikayesi var. Kitap olmuş, tanımlara isim olmuş.

Bu yüzden Boquete hostel’da tanıştığım 80 yaşını aşmış, hepimizden bilgili dedenin dediklerine inanmakta biraz güçlük çektim açıkçası.. ama yine de anlatayım. Geçenlerde bu sınırı yürüyerek geçen biriyle tanışmış. 3 haftadır Panama City’de bir hostel’da yatıyormuş. Geçmemiş yaraları, boş yer bırakmayan sinek, böcek ısırıkları.. Bu yol hiç bir zaman söz konusu bile olmamıştı zaten..

  1. 320 usd’ye Cartagena’ya direkt uçak ile.
  2. 80 usd’ye sınır köyüne uçup, Kolombiya’nın bir kaç köyünde konaklamak durumunda kalarak, duruma göre 3-4 günde, toplam 120 usd civarına da Cartagena’ya ulaşılabiliyor. Güvenli olduğu söylendiği halde, pek çekici gelmedi açıkçası.
  3. İlk 2-3 günü Panama’nın incileri ‘San Blas adaları’nda, son 2-3 günü, Karayip okyanusuna yelken açarak geçirebileceğiniz bu yol -herşey dahil (3öğün yemek,su,snorkel,palet) aşağı yukarı 400usd’ye geliyor.

San Blas Adalarına gitmenin diğer tek yolu uçak. Günlük en ucuz konaklama ise 45 usd.

Diğer taraftan dalgalar dolu bu yol hikayeleri, kimilerini gerebilir ama bize heyecanlı geldi J üstelik kimi hikayeler de çok güzeldi.. Bunu seçtik.. (Panama City’deki Mamallena gibi bir kaç hostelden tekne seçeneklerinizi öğrenebilirsiniz.) LP’nin önerileriyle birlikte sorularım, umarım Yol’unuza yardımcı olabilir.

  1. Nerde yatılacak – kabin mi yer mi?
  2. Yelkenlinin boyutu nedir? Kaç kişi olacağız?
  3. Herkes için yeterli can yeleği var mı?
  4. Güvenlik ekipmanları ve radyo var ve çalışıyor mu?
  5. Kaptanın ehliyeti var mı?
  6. Yemek ve su ücretin içinde de, ne gibi seçeneklerimiz olacak?
  7. Hava, rüzgar ve dalga koşulları nasıl? Yakın zamanda yolculuğu yapan olmuş mu bildiği?
  8. Yanımıza almamızı önerdiğiniz başka bir şey var mı?

Bu soruların cevapları, en yakın yola çıkacak ‘Motus Vivendi’den neyseki olumlu geldi. Çünkü özellikle Kath için, zaman da önemli bir karar etkeni oluşturuyordu – Kolombiya’da kuzeni bayadır O’nu bekliyordu. Kaptan Haugen (isminden de anlaşılabileceği gibi Alman) ile kısa bir tanışmamız da oldu.

Doğru karar olup olmadığını Yol’un sonunda söyleyebileceğim haliyle.

Haydi rastgele :p

DIARY OF THE SAILING TRIP + SAN BLAS ISLANDS + PORTO BELO

(11.02.2011)


Saat 12.00’de Porto Belo’daki kilisede buluşma kararı almıştık.  Biraz geç kalarak, ancak 09.30’da Panama şehrinden yola çıkabilip, tam 12’de kilisede olmayı neyseki becerebildik.

Çantalarımızı, önümüzdeki bir kaç günlüğüne evimiz olacak yelkenliye götürürken, 7 kişi olacağımız söylendiği halde 9 kişi olduğumuzu, hatta 12mlik teknede biz 9 kişi yetmiyormuşuz gibi, bir de koskocaman bir motosikleti de ağırlayacağımızı görünce, yine de morallerimizi yüksek tutmaya çalıştık. Ne kaptanımızı germek, ne de kendi canımızı sıkmak gibi bir arzudan tam zıt istikametteydik haliyle. Kaptan Panama’dan çıkışımızı halletmek üzere pasaportlarımızı topladıktan sonra 16.00’da buluşacağımızı buyur etti. Biz de Porto Belo’yu keşfetme şansına eriştik.

PORTO BELO

Aslında burası çok güzel bir yermiş. Ancak bir kaç ay önce yağan aşırı yağmurlar sebebiyle, toprak kaymaları yaşanmış :(

Son 2 hafta duyduğumuz haberlere göre de, tehlikesi biraz artmış :( (geçici biröey olmasını umarım.)

. Burdaki 3 saatimizi klasik bir Orta Amerika yemeği olan, Panama lokal yemeği (balık + pilav + fasulye + calslaw salatası) ile açtık.

Daha  sonra kalıntıları gezdik.

Ardından turladık, ve 4’te buluşma mekanına gittik.

Her gece 2 saat nöbet tutma görevimiz vardı. 12-2 nöbetini ilk biz aldık Kath’le. Görevimiz siyah bulutları, yakın ışıkları ve pusulanın rotadan çıkıp çıkmadığını takip etmekti. Şüpheli bir anda yanıbaşımızda uzanan kaptanımızı uyandıracaktık.

Ama herkes her an ayaktadı nerdeyse. Dalga boyutlarına ne vücudumuz, ne beynimiz hazırdı anlaşılan.

Kath ve ben, bu durumu kaptan dışında tek hasarsız atlatanlardandık.

(12.02.2011)


SAN BLAS ADALARI

Kuş olup burayı evim yapmak çok isterdim. Adalar cenneti… Kiminde sadece kum, palmiye ağaçları, yere düşmüş hindstan cevizleri, kiminde üstüne Kuna yerlileri… Nil yeşili transparan su ile çevrili..

Çiftçilik, avcılık, balıkçılıkla hayatlarını geçiren Kunalılar, zamanında şef, soylular, burjuvalar, köleler gibi sınıf ayrımı yaparlarmış. 1500’lerde Ispanyolların gelmesi ile huzurlarından olmuşlar. İngilizlerle birleşerek, ispanyollara karşı gelmişler. Bağımsızlık kazanıldıktan sonra da, yerleşim için Kolombiya yerine Panama sınırlarını tercih etmişler. 1925’ten itibaren de kendi bağımsızlıklarını, San Blas adalarında ilan etmiş, huzur ve özgürlük içinde yaşamaya başlamışlar.

Para birimleri yok, paranın dillerinde çevirileri bile yok. Kendi otoritelerinde yaşadıklarından, elektrik, su kaynakları yok. Sularını nehirden elde ediyorlar, yemek için o gün ne yakaladılarsa, onu yiyorlar, güneş batışı ile de uykuya dalıyorlar.

Sabah 6 gibi San Blas adalarına vardık. Bir zaman sonra deniz sakinlemiş olacak ki herkes uyuyordu. Klasik herkesden erken uyandım veee yüzümü denizde yıkadım. Denizde kalmanın sanırsam en sevdiğim yönlerinden biri de bu.. Tabi yıldızların ve ayın ışığı altında uyumaktan sonra.. 8 gibi herkes uyanınca da kahvermizi içtik, yumurtamızı yedik. Ve aslında yaklaşık 280 adadan oluşan – ama küçük adacıklarla birlikte olsa gerek, ‘her güne bir ada’ sloganıyla reklamı yapılan,  – San Blas adalarının 2’sinin ortasında, palet ve snorkel gözlüklerimizle keşfe çıktık.

Hatta bir adaya çıkıp mola aldık. Zapatailla’da olduğu gibi, kıyısında oluşan su, o kadar nil yeşiliydi ki, boyut değiştirmiş hissettiriyordu..

Karayip tanrıçasının özgürce tadını, bir kaç saat çıkardıktan sonra tekneye geri döndük. Yunusların zıplaması eşliğinde bal kabağı kesmek, dün akşamki tecrübemizden sonra daha da bir gerçek dışıydı sanki.

Taki kaptanımız ‘dün yaşadığımız dalgalar hiç bir şey değil, bu en sakin hali’ tipi cümleler sarfederek bizi uyandırana dek..

Dalgalar yüzünden çıtını çıkarmadan oturan Ukranya’lı Valeri, bugün biraz daha sohbet edilebilir vaziyetteydi. Motoruyla 6 ay önce Rusya’dan yola çıkmış. Hareket halinde günde 1000-1500km yol yapıyormuş. Amacı tüm dünyayı motoruyla birlikte gezmekmiş. Sadece Kore – Amerika arası uçak kullanmış ve bu yüzden 3.000 usd ödemek durumunda kalmış. Geçen ay kız arkadaşı geldiğinde, evlenme teklifi etmiş ve dönüşlerinde evleneceklermiş. Bir web sitesi var ve kitap yazmayı umuyor. Jen ve Lukas, 1 ay önce tanışmış, karşılıklı aşkın sarhoş boyutlarında kahkahalarla aramıza katılıyorlar.

Lee de Kath gibi Kanada’nın başkenti Otowa’dan. Honduras’ta bir bar açacak, Coban’da. O yüzden bir kaç senedir gidip geliyor buralara.  Matt Londra’da yaşarken, gezmeye karar veriyor. Muhteşem bir kitap yazıyor. Paul, İrlandalı, ‘too hot for an irish guy’ deyip duruyor :) Bugün Kuna’lılarla da tanışacağımızı sanıyordum ama yarın olacakmış. Heyecanla bekleyerek erkenden yattım. Bir ara uyandığımda, ay yarım bile olsa, ışığıyla yıldızları kıskandırıyordu. Ya da ben hala rüya görüyordum..

(13.02.2011)

2.sabah, başka bir Kuna adasına uyandık ve ilk yerli ile tanıştık. Teknemize gelerek bizi selamladı. Ertesi gün yapacağı ıstakoz turu için tanışma faslını da böylece tamamlamış oldu. Cebindeki poşetten bir sürü 100 dolar banknotlar çıkardı. Bozdurmak istiyordu. Rüyam hala devam ediyor gibiydi?? Kath aracılığı ile konuşmak bile yeterince güzeldi. Devletten nerdeyse hiç yardım almadan otoritelerini sürdürmeyi başaran, Latin Amerika’nın ilk yerli grubu Kuna’lılar… Onlar dışında kimse toprak sahibi olamıyor bu adalarda. Ve topraklarına ayak basmak için 2-12 usd ödemeniz gerekiyor. Istakoz avlama ve snorkeling turu için ise 5 usd istedi bizden Kuna’lı. 3 karısı varmış ama bunun için bir ücret ödemek durumunda kalıyormuş. Adalarda üniversite bile varmış.

Bugünkü snorkeling de çok güzeldi. Kalabildiğimiz kadar kaldık suda. Yarından sonra hareket şansımız olmayacak çünkü.  Kocaman bir deniz kaplumbağası gördüm. Hayatımda görmediğim kadar küçük balıklar da … sperm gibilerdi. Balık toplulukları görüp, takip ettim. Başka balıkları aralarına sokmuyorlardı. Farklı bir tür yanlarına geldiğinde, yollarını değiştirip, onu atlatıyorlardı. Çok enteresandı. Ne garip bir şey bu gruplaşma olayı diye düşündüm. Küçüklüğümden beri de garip gelirdi zaten. Oylama yapılırdı gruba kim alınsın, kim dışlansın diye. Herkese her zaman evet oyu kullanırdım. Dışarda kalanlarla ise arkadaşlığımı sürdürmeye devam ederdim. Pöh!

Bugünkü yemeğimiz ise mercimek + havuç + patates. Kaptanımız günde bir öğün pişirmeyi uygun gördüğü için, geri kalan öğünleri fıstık ezmesi, reçel ve beyaz bimbo ekmekle geçirmek durumunda kalıyoruz. Başka birşeye dokunmamızı da istemiyor zaten. Kath ‘food nazi’ ismini taktı Haugen’a :)

Haugen, Motus Vivendi’yi 7 sene önce 4000 euro’ya almış. O günden beri içinde yaşıyormuş. Ondan önce, bir tırı karavana çevirdiği aracında yaşamış 9 sene. Fakat güneşten hiç hoşlanmadığı için hayali dağlarda yaşamakmış.

Günü sıcak çukulata ile kapatmak ise muhteşem bir nokta koydu kendisine. Tatlı rüyalar Karayip Tanrıçası, tatlı rüyalar San Blas cennet adaları, tatlı rüyalar Kuna’lılar, yıldızlar, balıklar, zzz..

(14.02.2011 sabahı)

Istakoz avını seyretmeye gidemedim açıkçası. Onları yerken iyi ama diyenler haklı. Sustum. Onun yerine biraz daha snorkeling yaptım. Bugün yola çıkacağımızdan, bir daha düz bir mekan bulamıyacağımızı tahmin ederek biraz blogumu yazdım, kitap okudum. Sakinliğin, düzlüğün tadını çıkardım.

Avdan döndüklerinde hep beraber önümüzdeki 2 gün için yemek hazırlıklarına giriştik. Malum bir daha böyle bir şansımız büyük ihtimal olmayacaktı. Kaptan köfteleri, makarnayı, Paul, sonra ben krepleri, geri kalanlar da ıstakozu hazırlamaya koyuldular. Bir kaç saat sonra her şey hazır, son yemeğimizi patlayana kadar yemiş, kaptanımızı bekler pozisyona geçtik. O amansızca bekleyiş, fırtınadan önceki o sessizlik anları, zamanı durdurmuştu sanki.

(14&15&16.02.2011)

Veee başladı dalgalar

Genişliklerinden bahsetmiyim bile

ama yükseklikleri 2m’ye varıyordu

ayakta durmak imkansız, tutunmak şart oluyordu

hareket etmek, yemek yemek, tuvalete gitmek bir dertti

genelde 45 dereceyi aşan eğilmelerle, bazen okyanusa değecek kadar yapışıyor,

ara sıra okyanustan tokatlar yiyorduk.

Böyle dalgaları bi kere kabusumda görmüştüm o kadar..

Meğersem bu dev dalgaların içinde, irili ufaklı bir sürü dalga daha oluyormuş..

O kadar sonsuz ve güçlü gözüküyorlardı ki.. nefes kesiciydi.. büyüleyiciydi..

Görebiliğimiz sadece ufuk çizgisiydi..

Osho’nun Korku kitabını okudum bu Yol’da..

O da güzel geldi…

Bedenin aslında hep an’da yaşamasından ve aklın ise hep ya geçmişte ya da gelecekte takılı kalmasından dolayı oluşan ikilem yüzünden, zaman zaman zorlandığımızı anlatıyor. Ve her zaman olduğu gibi bununla savaşmak yerine, kabullenip farkında olmamızın yeterli olduğundan bahsediyor. Saolsun bu kitap, ‘sorunun her zaman negatif değil, eksik olan pozitiflikten kaynaklandığı’ bakış açısını da kattı hayatıma. Örnek vermek gerekirse, sorunu korkumuz olarak değil de, korku duyduğumuz olaydaki noksan sevgisizlik olarak görürsek, ancak çözebiliriz diyor.. Böylece o alana daha fazla sevgi katarak, korku ile otomatikman baş etmiş olacağımızı anlatıyor.  Çünkü şımarık bir çocuğun ağlamasına ne kadar ağlama dersek, daha çok ağlayacağı gibi, negatif ile uğraşırsak, ona istemeden de olsa, değer ve güç katacağımızdan, daha çok sorunun içine gömüldüğümüzü, bu yüzden az önce dediğim gibi sadece sevgi yüklemesi yaparak çözülebileceğinden bahsediyor. Daha bir sürü şey daha anlatıyor tabi ama beğendiğim bir bakış açısını daha aktarmak istiyorum son olarak.. Hepimizin güven aradığını ama bunu hiç bir zaman elde edemiyeceğimizden, gereksiz bir dilemayı daha hayatımıza kattığımızı belirtiyor. Ve hatta güvende olan bir şeyin ise, insan doğasında bir değeri olmadığından bahsediyor. Aşkın ve ilişkilerin güvende olmadığından dolayı zaten daha değere bindiğini anlatıyor. Güvende olan ölüdür ama risk taşayan yaşamdır diyor. Kısacası tavsiye ediyor, konuma geri dönüyorum :)

Valeri’yi dışarda ilk geceden sonra bir daha hiç görmedik. İçerde, yerde 2 gün boyunca hiç kalkmadan yattı. Lee ve Paul de benzer haldelerdi. 1 gün boyunca kapanlarına kapandılar. Kumrular, arasıra yüz gösterip, ara sıra yok oluyorlardı. Matt ve Kate sürekli konuşma halinde zamanı geçiştiriyorlardı.

Ben biraz daha kendi başıma kitap okumalardaydım. 2m’ye uzanan dalga boyutları değildi beni rahatsız eden. Hayatımda kendimi hiç bu kadar daha pis hissetmemiştim açıkçası. 5 gün boyunca temiz su ile yakanamamayı, saçlarımın diplerine kadar, her yerimin tuzla marine ediliyor tatta olmasını geçtim. Beni tanıyan bilir. Fazla titizimdir. Bulaşık makinesine koymadan önce de yıkarım bulaşıkları, tuvalete girmeden ve çıkınca yıkarım ellerimi.. gibi.. en azından öyle idim. Yol’da bu mümkün olmadı. Bulaşıkları deniz suyu ile yıkadığımızdan, her yudum/lokmadan önce, deniz ilk önce bir kendini hissettiriyordu. Peki bunu da geçtim. Ama o kızgın gölge bırakmayan güneş altında oturmak mı, yoksa kokuşmuş, yapış yapış olmuş kabinde uyumaya çalışmak mı arasındaki seçim, her an beni yiyip bitiriyordu. Yaşama sevincimi yitirdim diyebilirim.

Vanessastateofsoul

Taki karaya ayak basıp acı haberi alana kadar

Kardeşim dediğim, canım kanım kadar sevdiğim, ruh arkadaşımın yaşadığı olay bana öyle bir tokat attı ki.. kendime gelemedim.. ilk an kendimden utandım..

Brezilya’da bir kaç gün önce evlenmişlerdi. Çok mutlu olmalıydılar. Hatta ben de o mutlu günlerinde kardeşimin yanında olacaktım, uçak 4 haneli rakkamları bulmasaydı.. sonra buluşma ümidiyle haber bekliyordum onlardan.

Trafik kazası geçirmişler. Murat hayatını kaybetmiş. Şöför de.. Kardeşim de kırıklar içinde.. ona ulaşmaya çalıştım, yanına uçabilmek için.. Türkiye’ye döndükten sonra haber alabildim ancak. Param parça oldum ben bile. Onu ve yakınlarını düşünemiyorum bile.. unutulmasın istiyorum bu olay! Herkese anlatmak istiyorum. Her anın kıymetini bilelim istiyorum. O günden beri her gün O’nu, olayı düşünüp dua ediyorum. Allah, evren, melekler.. ihtiyacı olanların yanında olsun.. Kardeşimi çok seviyorummm..

COLOMBIA’S STATE OF MIND

İsmini Christopher Colombus’tan almış Kolombiya,

45 milyon nüfusuyla Güney Amerika’nın Brezilya’dan sonraki en kalabalık ülkesi

Afrika’dan zamanında getirilen köleler, sömürgeci İspanyollar, Orta doğu ve Avrupa’dan yapılan göçler ve ülke içindeki coğrafi değişikliklerden ötürü çok zengin bir etnik yapısı var.

%58 melez, %20 beyaz, %4 siyah, %3 siyahlarla Amerika yerlilerinin karışımı,%1 Amerika yerlileri ve %14 diğer olarak geçiyor bölünmeler..

İlk önce Muisca, Quimbaya ve Tairona yerlileri tarafından keşfedilmiş Kolombiya toprakları. 1499’da İspanyolların gelmesiyle, yerliler otoritelerini kaybetmişler ve Panama yazımda da bahsetmiş olduğum gibi şimdilerin Kolombiya, Venezuela, Ekvator, Panama ve Brezilya’nın kuzeyini oluşturan Yeni Granada ülkesi halini almışlar. 1819’da bağımsızlıklarını İspanyollardan kazanabilmiş ve 1886’da özgürlüklerini ilan etmişler.

Politik partiler yüzünden bitmek bilmeyen savaşlar, gerilla ve uyuşturucu problemleri paralelinde, dünyanın malesef en fazla intahar kayıtlarından birine sahip Kolombiya.

Zengin ile fakir arasındaki uçurum o kadar büyük ki, zengin kesim (%10), fakir kesimden 80 kat daha fazla kazanıyor ve hatta ülkenin yarısını kalkındırıyormuş. Kenar mahallelerde %80’i bulan fakirlik oranı, şehilerde %60’larda nüfus ediyormuş.

Latin Amerika’nın en büyük 4. ekonomik verilerini sergilemelerine rağmen, dağıtımdaki eşitsizlik de huzuru bozan öncelikli etkenlerden olsa gerek. Halkın hala yarısı fakirlik sınırının altında yaşıyor.

Pablo Escobar da bildiğiniz gibi Kolombiyalı (filmlere bile konu olan Medellin çetesinin ele başı). Yüzlerce insan öldürmesinin dışında, fakirlere zorro’culuk da yaptığından, kimilerinin ise kahramanı. Polislerle yaptığı işbirlikleri de cabası..

Çoğunluk katolik

Aile kavramı çok önemli

Futbol da öyle

Karayip sahilleri, Afika kültüründen etkilenerek, Cumbia, Mapale ve Porro ritimlerini yakalamış. Akordeyon ile Vallenato müziği de burda doğmuş.

Pasifik sahillerinin müziği Currulao, Afrika vurmalı enstrümanlarının ispanyol etkisiyle oluşmuş.

Shakira, Carlos Vives, Toto La Momposina ve Juanes, ünlü Kolombiyalı şarkıcılardan..

Sınırları zorlayarak, tarzları harmanlayan ünlü isimler ise: Pernett and the Caribbean ravers, Berlinesque bass’larını, cumbia ritimleri ile, Bomba Estereo, rock ile cumbia’yı, Choc Quib Town ise hip hop ile birleştirerek ün yapmış.

Veeee en güzeli en sona J Botero da buralıııı!!! O da Medellin’den. Şişman figürleriyle dünyaya kendini tanıtan ünlü ressam. Çok iyi başka isimler de var: Pero Nel Gomez, Luis Alberto Acuna, Alejandro Obregon, Rodrigo Arenas Batancur klasiklerden.. Bernardo Salcedo, Miguel Angel Rojas ve Doris Salcedo ise çağdaşlardan.

1 usd : 2000 pesos (Colombian Pesos) (cop)

Mayıs ayından Ekim’e yağışlı, Temmuz’un son 2 haftası, Ağustos ve yılbaşı zamanı ise turizmin bol olduğu sezonlar

Malesef ülkedeki iç bozukluklar, doğayı da etkilemiş.

Kamboçya ve Afkanistan’dan sonra, mayın tarlası şehit sayısında 3. sırada..

Neyseki metrekareye düşen hayvan ve yeşillik sayısı bakımına dünya birinciliğini hala taşıyorlar.

Görülesiler:

Cartagena*

Bogota*

Amazon ormanları

San Agustin

Ciudad Perdida

Medellin

Taganga*

CARTAGENA

(16-17.02.2011)

Ukalalık yapmak için değil ama benim gibi neredeyse Orta Amerika’nın tüm koloniyel şehirlerini gezmiş birini bile etkilemeyi beceren Cartagena için şahsen ayrıca heyecanlıyım da. Yelkenliden sonra ilk toprağım! Güney Amerika’ya ilk adımım! Kolombiya’ya da!

Rengarenk evlerin balkonlarınlardan taşan begonviller, Karayip sahilleri ve adaları, Kartagena’nın koloniyel yapısına romantik renkler katarken, gökdelenleri farklı bir uç sergiliyor.

Insanlar ise sıcacıkkk, rengarenk.. Sokakta dans gösterileri, sanat eseleri..


Gördüğüm en entellektüel şehirlerlerden biri de kendisi.. Sokakta yemek satanlardan çok kitapçılar vardı.

Sevgili Cartagena, 1533’de Pedro de Heredia tarafından keşfedilmiş. Malesef konumu sayesinde çok popüler olduğundan, tarihinde bir sürü kuşatma anısına sahip. İspanyollara çok güzel bir liman sağlayarak, ticaret hayatına başlamış. Yerlilerden aldıkları hazineleri burda saklayan ispanyollar, haliyle korsanların ilgisini de istemeden çekmişler. Hazinelerin çoğu, tabi büyük gemilerle, İspanyol topraklarına götürülmüş de.

O zamanlardan kalma sokakları…

calles

calles (1)

Sokak yemekleri…


halk otobüsleri de çok şeker..

transportacion 2

Görülesiler:

Şehir içindekiler:

Merkezin her sokağı bence görülmeye değer (El centro ve San diego) + Getsemani + old town + Puerta del reloj + plaza de los coches + el portal de los dulces + plaza de la audana + museo de arte modern + museo  naval del caribe + plaza de bolivar + calle santo domingo + las bovedas + muelle de los pegasos + Castillo de san felipe de barajas

Şehir dışındakiler:

Islas del rosario

Playa Blanca

Volcan de lodo el totumo – ki burda çamu banyosu yaptıktan sona gölde temizleniyorsunuz!

San andes & providencia

Mompos

Accommodation: Cartagena San Roque Hostel’ında 20.000 pesos’a kaldım ama 26.000 civarına mükemmel hosteller vardı.

Cartagena’dan – Santa Martha’ya

(18.02.11)

Cartagena – Santa Martha arası için otobüs fiyatları 20.000-30.000 pesos arası değişiyordu. Biz, backpacker aklımızla en ucuzunu seçtik. Ne bileydik 3 saatte ulaşabileceğimiz Santa Martha, bize 7 saatte nasip olsun! 7! Halbuki olabileceğinden şüphelenerek bir kaç kere sorduk, hatta söz bile aldık, komiğiz dimi :p  Meğer hiç bir anlamı yokmuş. Başta, insanlardan gelen haykırışları, otobüs hareket etsin diye insanların ayaklarını yere veya ellerini tavana veya camlara vurmalarını, kabalık olarak tanımlayacaktım ama sonlara doğru, neredeyse onlara katılacaktım. Tek tesellim her durak binen lokal yemek satıcılarıydı. 100 pesos’dan başlayan atıştırmalıklar, bazen çok lezzetli çıkabiliyorlar :)

Taganga / Santha Martha

(18-20.02.2011)

Santa Martha, ülkenin ilk kasabası ünvanını taşıyor. 1525’de Rodrigo de Bastidas  tarafından keşfedilmiş. Eskiden bir balıkçı köyüymüş.

Görülesiler:

Parquet Nacional Tayrona – mükemmelmiş. Hem müthiş sahilleri, hem saf köyleri kesinlikle girişin 35.000 pesos olmasını bile fazlasıyla karşılıyormuş.

Minca

Cuidad Perdida

La Guajira

Palomino

TAGANGA:

(18-20.02.2011)


Gezginlerin uğradığı başka bir durak burası. Bir sahil kasabası. Yerliler, hipiler ve gezginler..

Biz buraya Kath’in kuzeni ile buluşmaya geldik. Başımıza gelen gelmemiş olsa, burayı çok daha güzel hatırlayabilirdik. Fotoğaf makinelerimiz ve cüzdanlarımız gitti. Kısacası dikkatli olmakta fayda var. gidecekseniz özelden yazmanız rica, detaya girerim – vanessataragano@gmail.com

Santha Martha – Medellin / Bogata

Aslında planımız Medellin’e gitmekti. Hatta ona göre couchsurfing de ayarlamıştık. Ancak otobüs durağına vardığımızda bir baktık ki Bogota daha uzak olmasına rağmen daha ucuz. Medellin 16 saat ama 100.000 pesos ve Bogota 18 saat ama 80.000 pesos. Yine backpacker aklımız bize ani bir karar değişikliği yaptırdı ve son anda Bogota kararı aldık.

BOGATA

Kaderimde resimsiz anlatmak da varmış. Makinemi çok özledim bile. Anlara kaçırılmış bir kare olarak bakmayı da hiç sevmedim açıkçası. Pfff neyse…

Başkent Bogota, alfa şehri olma yolunda, beklediğimden çok daha modern, çok daha düzenli ve sanat dolu. Her ne kadar gittiğimiz modern sanat galerisinde, sanata dair bir eser bile çıkmamış olsa da (holokost ile ilgili tarihi bir sergi vardı) özellikle La Candelaria sokakları birer sanat eseri gibi. Neredeyse her duvarında görebileceğiniz grafitilere vaktim olsa saatlerce bakabilirdim. Kimisinin politik olması beklenilendi tabi. Üniversite şehri olmasından kaynaklanan entellektüel ve stil sahibi gençler ise Kolombiya’nın hiç beklemediğim bir yüzü ile tanıştırdı beni. Saçları da Berlin gençlerini andırdı. Düşünün modernlik boyutlarını.

Bogota da nehir üzerine kurulan şehirlerden bir tanesiymiş. Sudan pek bir eser kalmamış içerilerde, o ayrı tabi.

Panama şehrinde ve Cartagena’da olduğu gibi bir taraftan eski şehir, diğer taraftan gökdelenler, ironilere de ev sahipliği yapıyor. Kendilerini rollos olarak çağıran yerlilere göre de burası Kolombiya’nın en kültürel şehri zaten. Adım başı galeriler, tiyatrolar, konser ve sinema salonları, burayı yaşanası bir şehir kılığına sokuyor.

Mr. & Mrs. Smith de burada çekilmiş.

Accommodation: Kath ile bize pahalıya patlayan Panama-Kolombiya yelken yolculuğumuz sonrası, ‘tasarrufun dibi’ kararımız üzerine, bundan sonra hep Couchsurfing yapacaktık. Ve bu yüzden Medellin’de kendimize kalacak yer de ayarlamıştık. Gardaki ani karar değişikliğimiz sonrası Bogota’ya gittiğimiz için, ilk gece bir hostelde kalmak durumunda kaldık – Alegria’s Hostal – gayet de memnun kaldık. Hatta 5 adım ötesindeki kardeş dorm’unda kaldığımız için 2.000 pesos daha ucuz ödeyip küçük mutluluklar yaşadık = 20.000 pesos. Ertesi gün ise yeni bulduğumuz couchsurfing evine geçip, yerli hayatını çok daha yakından tanıma şansına eriştik. Bir sonraki yazımda ise bu detaylardan bahsedeceğim yuppieee.

Transportation: Şehir çok büyük ancak halk otobüsleri turistler arasında hiç yaygın olmasa gerek ki gardan merkeze gitmek için otobüse bindiğimizde herkes bize uzaylı gibi bakıyordu. Sonra genç bir yerli ile konuştuğumuzda tespitimizde doğru olduğumuzu anladık. Saolsun yolunu değiştirip bizi hostelimize kadar bırakma inceliğini de gösterdi. Taganga deneyemimiz sonrası bize açıkçası baya iyi geldi.

Couchsurfing yaptığımız eve ise Transmillenio adlı yepyeni bir tren ile gittik. dışardan çok temiz ve şık görünen bu trenler, bırakın ki iş çıkış zamanı aşırı kalabalık olup Hindistan’I çağrıştırıyor, yerlilerin anlattığı kadarıyla, hırsızların da baya iş mekanı oluyormuş. Nereye olursa olsun bir bilet 1.700 pesos.

Görülesiler:

La Candelaria

Plaza de Bolivar (Her Cuma 17.00’den sonra Plaza Bolivar’dan arabalar çıkartılıyor ve ’Septimazo’ dedikleri olaya başlıyorlar. Sokak performansçıları pandomim gösterilerini, sirk sanatçıları juggling ve poi aktivitelerini, breakdansçılar yerde sürünmelerini yaparken, izleyiciler bal ile tatlandırdıkları çaylarını veya ‘aguardiente’ dedikleri şeker kamışı karışmış alkollerini yudumluyorlar.)

Bu güzelim fiesta dışında bir de bisikletçilerin aktiviteleri var her Pazar sabah 7 – öğlen 2 arası. 120km boyunca ana yollar kapatılıyor ve bisikletçiler yolların kahramanı oluyor.

Museo del Oro (Güney Amerikada bir sürü yerde rastlayabileceğiniz altın müzesine meraklıysanız, burada gitmeniz öneriliyor çünkü en meşhuru burdaki imiş. Açıkçası benim yine de hiç ilgimi çekmediğinden gitmedim. Ama Kath gitti ve baya beğendi. Içinde kabileleri tanıtan bir bölüm de varmış.)

Donacion Botero (tabikide gittimmmm ve bayıldımmmm. Sadece Botero eserlerini değil bir kaç adet Pablo Picasso, Edgar Degas, Joan Miro, Marc Chagall, Max Ernst eserlerini de görebildim. Isteyenlere hem Botero ile ilgili hem de hangi eserlerin yer aldığı ile ilgili büyük zevkle detay geçebilirim. Uçtuğum anlardan biri daha bu müze duvarları arasındaydı.

Gençlerin MAMBO diye kısalttıkları modern sanat galerisinden kısaca zaten bahsetmiştim. (Museo de Arte Moderno – Benim şansım yoktu ama belki sizin şansınıza güzel bir sergİ çıkabilir – giriş 4.000 pesos)

Museo Historico Policia (Pablo Escobar ile ilgili bilgi almak ümidiyle buraya da geldik. Ancak çok yanlı bilgi aldığımıza neredeyse eminiz. Haliyle genç bir polis bizi gezdirdiğinden, sadece komiserlerinin onlara söylemesi gerektiklerini aktardı bize. Her ne kadar konuşturmaya çalışsak da açıkçası hiç başarılı olamadık. Yine de öğrendiklerimi aktarayım: Bizi gezdiren asker, bunu bedavaya yapıyordu. Belli ki , polisler hakkında iyi düşünmemiz isteniyor, varsa yargılarımızdan kurtulmamız bekleniyordu.

FARC gerillasını ve Cali Cartel’ini neredeyse temizlediklerini aktardı polis rehber. Pablo Escobar’ın liderliğini yaptığı Medellin Cartel’I ise çoktan temizlenmiş zaten. Escobar’ın fakirlere yardım etmesinin başka bir sebebi ise politikacı olmak istemesiymiş. Medellin’in bugüne gelmesindeki katkı payı büyük olan Escobar, 2 Aralık 1993’te doğumgününden 2 gün sonra öldürülmüş. Başına 2.700.000.000 biçilmiş. Kuzeni ve çeteden biri daha Amerika sınırları içinde bir hapishanede yatıyormuş hala.  Oğlu ise hala yaşıyormuş – Boines Aires’de – fakat ismini değiştirmek durumunda kalmış.  Escobar’ın altın kaplamalı Harley motorunu neden onların sergilediklerinde anlam bulmak kolay olmuyor bu durumda. Girişte yaptıkları kahve ikramı ve çıkışta verdikleri hediye poster ise bu süslerin birer parçasıydı. İşkence odasında çeşitli ülkelerde yapılan işkenceleri sergiliyorlardı. En kötüsünün Türkiye olduğunu görmemeyi yeğlerdim tabi.

Baş komiserin ünlü lafı ile de sergiyi sonlandırdık: ‘1 gün mutlu olmak istiyorsan, alkol al. 1 yıl mutlu olmak istiyorsan evlen ama hayat boyu mutluluk istiyorsan polis ol’.

Usaquen (ilk yerleşim burada olmuş. O yüzden olsa gerek, en koloniyel yapıyı da burda gözlemledim. Ancak baya avrupalaştırılmış ve yan etkisi olarak da pahalılaşmış. Kira fiyatları en fazla burada kabarık.)

Museo Arqueologico

Museo de Arte Colonial

Museo Nacional

Cerro de Monserrate (teleferikle tüm şehri kuş bakışı görebilirsiniz)

Mirador Torre Colpatria

Parquet de los Periodistas’ta pazarları yerli marketi var

Jardin Botanico Jose Celestino’da 5.000’den fazla orkide çeşidi var

Maloka

Andres Carne de Res (neredeyse 150.000’e patlayan, müthiş yemekleri tattığınız ve cirque de soleil tarzı show’lara tanık olduğunuz mekana biz gidemedik ama bütçeniz varsa kesinlikle öneriliyor)

Şehir dışı değer göreliselier:

Zipaquira (doğal tuzdan yapılmış kilise – otobüsle 2600 pesos 1’15dk)

Suesca

Guatavita

A LITTLE MORE OF COLOMBIA’S CULTURE

Eskiden Kolombiya daha bile içine dönükmüş. Doğa ve etnik farklılıklar sayesinde, ülke içinde bir sürü kültürcükler oluşmuş. Bunları ne güzel ki korumayı başarmışlar da..

Tüm barlar gece yarısı 2’de kapatıyormuş. Sebebi tahminin ötesinde, sadece kazaları engellemek için değil, çıkan kavgalar sonucu ölüm oranını azaltmakmış.

En şaşırdığım dahası üzüldüğüm ise, şartlar yüzünden ülkenin sadece %5’inin üniversite okuyabiliyor olması

Karnaval kültürel bir aktiviteden çok turistik bir bahaneymiş. Sadece sahil şehirlerinde kutlanmasının başlıca sebebi de buymuş zaten . (Karnaval sadece Santha Martha ve Barranquilla’da kutlanıyor.) Bogota gibi büyük şehirlerde ise sadece parti veriliyormuş.

Aile mevhumu burda da çok önemli. Özgür genç oğlanlar tek başlarına evlerine geçmeyi becerebilseler bile, yaklaşık haftada 2 ailelerini görüyorlarmış. Genelde bunu yapamayan genç kızlar ise, evlerine geç bile dönemiyorlarmış.

Pasifik sahillleri daha çok Afrika kökenlilere ev sahipliği yapıyormuş.

Kahvesi buranın da çok meşhur ancak yine iyiler hep eksport ediliyor. Fakat burada kültürlerinden diğer ülkelerde olduğu gibi noksan kalmamış. Adım başı küçük bardaklarda satılan çeşitlli aromalı kahveler, küçük mutluluklarımızdı. Kahvesi çok yumuşak olsa bile, damağımıza güzel bir armağandı ve sadece 500 pesos idi.

Sokakta tellere bağlı seyyar cep telefonları var ve üstelik yerliler bile cep telefonları olduğu halde bunları kullanıyor. Anlaşılan zamanında Avea’nın başına gelmiş olan oluyor burda.

Burda da baya gazinolar var.

Meksika’da gördüğüm duvarların üzerlerine yapıştırılmış kırık camlar / dikenli teller burda da var. tehlike çanları da diyebilir miyiz kendilerine :p

BBC – Bogota Beer Company, dünyanın tüm biralarını kendi malzemeleri ile taklit edip insanlara sunduğu zincir bir bira evi. Aparetif olarak küçük bardaklarda denetme yapması ise burayı uğranası bir mekan yapıyor.

Kolombiya’da erkeklere askerlik 1 sene zorunluymuş. Üniversite mezunu olmayanlara ise 2 sene.

Bu bölümü bir Kolombiya fıkrası ile kapatmak istiyorum: Kolombiya’da bir köprü yapmak istiyorlarmış. Bunun için açtıkları ihaleye bir Alman, bir Japon, bir de Kolombiyalı katılmış. Ilk önce Alman teklifini yapmış ve demiş ki ‘bendeki müthiş teknoloji ve deneyimli işçilerle 5 milyon dolara müthiş kaliteli bir iş çıkarabilirim’. Ardından Japon gelmiş ve ‘bendeki ucuz işçiler sayesinde benzer malzemelerle sana bu işi 3 milyon dolara yapabilirim’ demiş. Ardından Kolombiyalı gelmiş ve bu işi 9 milyon dolara yapabileceğini söylemiş – ‘3 milyon sana, 3 milyon bana, 3 de Japonlara’..

CALI

(26-27.02.2011)

1536’da Sebastian de Belalcazar tarafından bulunan, Kolombiya’nin salsa başkenti Kali için söylenilenler, beni önceden heyecanlandırmaya fazlasıyla yetmişti. Sokaklarında dans gösterileri, canlı salsa orkestraları, eşsiz yemek çeşitleri yanı sıra fazla turistik olmaması, tavrıyla, kişiliğiyle gerçek Kolombiya’yı yansıtması.. Çalışan halkın şehri Kali, gece hayatı ile de çok meşhur. Pazar günleri Caleno’lar nehirlere tapmaya gidiyormuş. Akışta olan sularında geleneksel yıkanmalarını yapıyorlarmış.

Elbette bu güzelliklerle birlikte güvenlik konusunda da dikkatli olmanız öneriliyor! Şehrin özellikle güneyi, nehrin kenarı ve parkı için özellikle uyarılıyoruz da.

Peki ben – yine beklentilerimin ağına düştüm. Couchsurfing seçimimizde yanılmıştık. Şehirden çok uzak olması yetmiyormuş gibi, Pedro’nun babası turistleri meğersem hiç sevmiyormuş. Evin içinde sürekli bizi takip edip, hiç bir şeye dokunmamıza izin vermedi. Kahve yapmamız bile dert olmuştu adama. Oskar gecesi uyumamayı seçerek, adamı da istemeden uyutmamış oldum ve her bir adımımızda oğluna şikayet ediyordu bizi.

Ilk gün, kaldığımız yerin şehire uzaklığından, merkeze tek 2. gün inmeye karar verdik. Ne bilelim bütün gün sevgili yağmurun durmayacağını.. Pff.. Kali’nin hakkını veremediğim için üzgünüm.. Neyseki burayı özel kılan insanlar oldu.. istanbul’dan arkadaşım Mert’i görmek, bunlardan biriydi.

Pedro ile olan sohbetimizde, aslında burada yaşamak istemediğinden bahsetti. Kendi sokağında bile 3 kere soyulması yüzünden rahat rahat gezemediğini, üçgen vücuduna rağmen, yaşamak için fazla sert bir şehir olduğunu anlattı. Bu da yeni aldığım fotoğraf makinesini hiç yanımda taşıyamama neden oldu.

Gerçek salsayı yaşamak ümidi ile gece çıktığımızda tanıştığımız Pablo da burayı özel yapanlardandı. Çok fazla çalışmak durumunda kaldığından bahsediyordu. Kolombiya dışına adım bile atmamasına rağmen ingilizceyi bir Amerikalı gibi konuşuyordu. Zaten diğer bir sürü işinin yanısıra ingilizce öğretmeniymiş de.. Müthiş dansetmesine rağmen, ayda sadece 1 kere çıkabilme olanağına sahip olması bitirdi beni.

Pazar günü salsa dersi almaktı niyetimiz ama her yer kapalıydı ve gündüz bile sokaklarında yürümenin çok güvenli olmayacağı söylendiğinden, bir önceki akşam Pablo’dan aldığımız derslere şükretme moduna geçtik haliyle.

Görülesiler:

Iglesia de la Merced

Instituto Departamental de Arte y Cultura

Museo Arqueologico La Merced

Museo del Oro

Museo de Arte Moderno La Tertulia

Zoologico de Cali

Turistik salsa gece hayatı için – Juanchito

the Instituto Popular de Cultura

the Teatro Municipal

the Sala Beethoven

the Escuela Departamental de Teatro

Yenilesiler:

sancocho de gallina (hen stew), arroz atollado (pork sausage, beef ribs, and oxtail in a rice stew), tortilla soup, aborrajado (ripe plantain with melted cheese), toasted green plantain with hogao (a stir-fry of onions and tomatoes), and tamales. Sugarcane plantations inspired a variety of desserts such as cookies, manjar blanco, gelatina de pata (cow’s hoof gelatin with molasses), coconut sweets and champús, a beverage made from corn, the pulp of the lulo fruit, pieces of pineapple, cinnamon, and brown sugar syrup.

Go to Top