Panama

From COSTA RICA to PANAMA

(29.01.2011)

Aslında Lonely Planet’da Guabito veya Rio Sereno’dan çok daha rahat sınır geçişi yapılabileceği yazıyordu. Ancak yolumuz oralara çok daha tersti ve onlardan birine ulaştığımızda akşamı bulabilir ve sınırı geçemiyebilirdik ve hatta saçma bir yerde kalmak durumunda kalabilirdik diye LP’in kaotik diye uyardığı sınırdan geçmeyi tercih ettik. İtiraf etmem gerekir ki geçtiğimiz en rahat ve en çabuk sınır oldu Paso Canoas. Ne para verdik, ne eşyalarımız arandı, ne sıra bekledik.. hiç biri olmadı, ya şanslıydık ya da yazılan çizilenlerden sonra kendilerini düzeltmişlerdi.

PANAMA’S STATE OF MIND

Çeşitli inanışlar sonucu, isminin  ‘balık, çiçek ve kelebek bolluğu’ anlamına geldiğine kanaat getirilmiş.

16.yy’da İspanyolların eline geçmiş, 1821’de kurtulmuş ve Kolombiya’nın bir parçası olmuş. 3 Kasım 1903’te ise Kolombiya’dan bağımsızlığını kazanmış.

Tüm ülkede bugün sadece 3,4 milyon insan yaşıyor.

Panama Kanalı burda önemli bir nokta oynuyor tabi :p 1904’te Amerikan askerleri tarafından yapılmış ve yapımı 10 yıl sürmüş. 1977’de tam olarak Panama’nın olmuş kanal. 5 milyar dolara 2006’da genişletilme kararı alınmış ve tahmini 2014’te yapımı sona erecekmiş.

%70 mestizo (kabilelerle beyazların karışımı), %14’ü miks (Afrika ile yerlilerin karışımı), %10’u genelde beyaz ispanyollar ve %6’sı yerli kabileler

Embera ve Wounaan kabileleri doğuda, Ngöbe-Bugle kabileleri Darien’de, Chiriqui’de, Veraguas’da ve Bocas del Toro’da, Teribe kabilesi Bocas del Toro’da ve Bribri kabilesi ise Talamanca’da yaşıyor.

%85 katolik + %15 protestan

Fakirlik %28,6 oranında

Aralık ortasından Nisan ortasına hava güzel, geri kalan zamanlar yağışlı

Salsa başta olmak üzere, Latin ve Amerikan jazz’ı, reggae, reggaeton ve Latin, İngiliz ve Amerikan rock’n’roll’u dinliyorlar.

Doğaları da çok zengin – 480 adet nehirleri ve kıyılarında 1.518 adet adaları var.

2 kıta arasında olduklarından, her 2 kıtadaki hayvanları görmek mümkün.

Geçmişindeki karışımlar, kültürlerine de yansımış. Mesela tamborito dansı, ispanyol kültürü ile yerlilerin kaynaşması ile oluşmuş.

Afro-Panamalıların, devlet kurulurken ki etkileri çok kuvvetliymiş. Zamanında nüfusun %50’sini oluşturdukları söyleniyor. Yarısı, muz, kahve ve pirinç yapımı için getirtilmiş, ve Darien’e yerleştirilmiş. Diğer bir yarısı ise, Panama Kanalı için getirttirilmiş..

Görülesiler

Bocas del Toro *

Boquete *

Panama City *

Panama Canal *

San Blas *

Isla Grande

BOQUETE

(30-31.01.11)

Yemyeşil dağlarla çevrili havası ile ilk nefeste büyüleyen Boquete, aslında küçük bir kasaba.

LP’nin dediğine göre, bir kaç sene önce, Modern Maturity dergisinin, ‘emeklilik sonrası en iyi yerleşim alanları listesinin, ilk 5’inin içine Boquete’yi koymasıyla, özellikle Amerika’lıların yerleşimlerine sebep olmuş. Görülen o ki, çevrecilik, hostel, cafe ve butik işletmelerinde de benzer artışlar olmuş.

Lokak ve tencere tencere yemek satan, meydanın 2 üst sokağındaki El Sabroson adındaki restorandan, maksimum 3 dolara tok ötesi karnına çıkmak mümkün

Sadece emeklileri değil, gençleri de çekiyor Boquete:

Yapılasılar:

Hiking, tırmanma, rafting, kahve tarlaları, sıcak su kaynakları..

Görülesiler:

Kahve tarlaları

Cafe Ruiz (ödüllü Gesha kahveleri)

Benim bahçem senin bahçen – Mi Jardin es su jardin

El explorador

Paradise gardens

Hot springs

Accomodation: Mamallena – tam merkezde. Bir kaç sokak içerilerde, yarı fiyatına konaklama bulmak da mümkün – ancak biz gittiğimizde hiç yer yoktu. Meğerem geçen hafta çiçek festivali varmış, kaçırmışız. 11 usd yine pancake ve kahve içinde. Güzel bir salonu var, film seyredebileceğiniz. Bizim geldiğimiz gece, bar açılışları vardı hemen yanına. Kath ile bakkal alışverişimizi yaparken, eggnog bulduk. Noel zamanı çok bulmak istemiştik. Buraya nasipmiş. Sevdim ben tadını.. white russian gibi.. Kath’in de tabi ağzı kulaklarındaydı, bedava biletlerimizle ram keyfiyle birlikte :)

BOCAS DEL TORO

(1-7.02.2011)

ISLA COLON

6 adadan oluşan Bocas del Toro’nun en turistiğinde kaldık malesef.

Ama böylece Kath’e, sadece 175 dolara padi sertifikasını da almış olduk. Burası scuba diving için kesinlikle dünyanın değilse de, Amerikaların en ucuzu!.

Isla Colon, Kosta Rika Manuel Antonio kadar turistik olmasa da, belli ki turizmle geçiniyor. Zamanında Chiquita muzların kaynağı olmasına rağmen, bugün adada sabahın kör vakti hariç, muz bulunamıyor. Belli ki Orta Amerika ülkeleri nasıl iyi olan kahveyi export edip, ülke içine en alt kaliteyi bırakıyorlarsa, muz için de aynı şey burada geçerli gibi gözüküyor.

Accomodation: Hostel Heike, sahibi Panamalı olsa da, baya sistemini kurmuş bir hostel, çok keyifli bir terası var. Yine sabahları pancake ve kahve içinde, 10 usd. Hemen bitişiğindeki yerde kaldık bir kaç gün, a/c’siz 8’e vereceklerini söyledikleri için. Ancak o gün hiç gelmeyince, Heike’ye taşındık biz de.

Görülesiler:

Starfish beach

Boca del drago

Surf yapılabilecek sahiller: Playa Punch, Playa Bluff

La Gruta mağarası (Yerli Communidad Bahia Honda kabilesinin mekanı, taksi ile gidiş+dönüş 15usd)

Bocas Butterfly Farm

Cayo Crawl

Swan Cay

Dolphin Bay

(bu son yazdığım 3 ve aşağıya yazacağım 2 yere, deniz taksi ile gidilebiliyor.

Dolphin Bay’e tur alıp gittim, ancak hiç bir yunus göremedik, dilerim siz görürsünüz.)

Cayos Zapatillas

(04.02.2011)

Karayip sahillerinde, yanyana 2 bakire adacık

nil yeşilinin, gördüğüm en güzel halini sergiliyor kıyılarında

Mavi yok, lacivert hiç yok.. Turkuvaza kaçıyor açığa çıktıkça..

Ve kimse yok, bi geldigin grup o kadar

Bi de suya düşen güneş simleri..

Cennetten kopan başka bir parça sanki ..

Isla Bastimentos

(05022011)

Bayıldımmmm. Zaten başta planım burada kalmaktı. Çok daha yerli, çok daha gerçek… üstelik hemen de kendini belirtiyor. Ağaç evlerden gelen karayip müzikleri, insanı daha da bir havaya sokuyor. Küçük tepeler ve vadilerle dolu, daracık, yemyeşil çerçeveli sokakları, küçücük çocuklar, uçurtmalarıyla dolduruyor. Koca zenci kadınlar, daha da koca saçlarıyla, kendi aralarında kahkahalarla konuşmak, gülüşmek dışında, kart veya bingo oynuyor. Hepsi, bende sarılıp hatta bırakmama hissi uyandırıyor. Aralarına girmek için neler vermezdim.. yaptığım bu cimrilikler, çook uzak yerde kalır.

Görülesiler:

Red Frog

Organic Chocolate farm – buraya varmak için çok güzel bir trekking yolunun ardından, mükemmel çukulata kokan bir tepeye geliyormuşsun!!

Playa Wizard

Aslında sahilinden çok, buraya gelmek için yaptığımız yol eğlenceliydi. Dizlerimize kadar çamura battık!

isla bastimentos (6)

isla bastimentos (7)

isla bastimentos (8)

isla bastimentos (10)

isla bastimentos (9)

6 kişiydik.

Çok istedim çamur savaşı yapmak, hatta 2’sini ikna etmiştim de.. ama vardığımızda, tam başlamak üzereyken, ne kadar kötü koktuğunu söyleyip caydılar. Kum savaşını başlattım ben de çaresiz.. eğlendik baya, Kath, yine elleri üzerinde yürüdü. Seyretmesi bile çok eğlenceliii.

Vanessastateofsoul

Bir gece hostelde, tanıştığımız güzel insanlarla otururken,

Hava çok güzel olmasına rağmen, bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başladı.

İçimdeki çocuk coştu, susmadı.. indirdim onu da, benimle gelen 2 çocukla..

Sırılsıklam olduk ama hiç üşümedik

Yarım saate yakın kalmışızdır suyun altında..

Televizyondan gelen rock’n’roll’la dans ettik sokağın ortasında

Tabi klasik ‘singing in the rain’ şarkısını söyleyip, ayak hareketini de yaptıktan sonra..

Kikiki

PANAMA CITY

Kontrastların şehri Panama City

contrast 1

Bir tarafta Miami gibi aşırı gelişmiş ve kocaman gökdelenler, diğer bir ucunda ise Havana resimlerini andıran küçücük rengarenk eski koloniyel binacıklar hatta gecekondular..

Panama Kanalı sayesinde, Orta Amerika’nın en gelişmiş şehri olmuş durumda.

Sokak yemeği olarak, deniz mahsüllü risotto satmalarına bu anlamda belki de şaşmamalı.

Görülesiler:

Casco Viejo

Parque Natural Metropolitano

Causeway

Panama Kanalı

(305m uzunluğunda, 33,5m genişliğinde olan bu kanala gemiler ağırlığı kadar ücret ödüyor. Ortalaması 30.000usd’yı bulan bedel için şimdiye kadar en yüksek ödenilen miktar, 2001 yılında 90.000 ton ağırlığında olan fransız bir gemi tarafından verilmiş – 200.000usd. En düşük meblağ ise, 0,36usd ile 1928’de Richard Halliburton tarafından verilmiş. Çünkü kendisi yüzerek geçmiş :)

Accomodation: Luna’s Castle ve Mamallena önerebileceğim hostellerden

Ancak Panama şehrinde biz çok şanslıydık çünkü sevgili arkadaşım Ari bize evini açtı ve bize çok iyi baktı. Sıcak duş, mis kokan çarşaflar, dolgun havlular, çamaşır makinesi, klima, büyük ekran tv… uzun zamandır görmediğimiz lüksler olduğundan, kendimizi 5 yıldızlı otelden çok daha iyi hissettirdi. Özellikle buraya gelirken yaşadığımız fena geceden sonra Kath’e çok iyi geldi, bolca dinlebebildik. Tekrar teşekkürler Ari’cim, sayende çok güzel bir 4 gün geçirdik ve seni şimdiden özledim:)

FROM PANAMA TO COLOMBIA

Nerdeyse aylardır bu yolu konuşuyoruz.

Her türlü hikayeye maruz kaldığımız için, hayalgücümüz baya bi geniş bu konuda.

3        farklı yoru var bu sınırı geçmenin.

  1. ‘Darien Gap’: Kolombiya ve Panama, birbirine karayla bağlı olmasına rağmen, ortada yol yok! Gerçekten.. Kolombiya Atrato nehri ve bataklığı, Panama tarafından ise yağmur ormanı, sınırı oluşturuyor. Yol yapılması, doğaya vereceği zarardan ötürü engellenmiş. ‘Politik sebeplerin ve/veya masrafların üstü kapatılıyor’ diyenler de olabiliyor tabi..

Burdan her geçenin hikayesi var. Kitap olmuş, tanımlara isim olmuş.

Bu yüzden Boquete hostel’da tanıştığım 80 yaşını aşmış, hepimizden bilgili dedenin dediklerine inanmakta biraz güçlük çektim açıkçası.. ama yine de anlatayım. Geçenlerde bu sınırı yürüyerek geçen biriyle tanışmış. 3 haftadır Panama City’de bir hostel’da yatıyormuş. Geçmemiş yaraları, boş yer bırakmayan sinek, böcek ısırıkları.. Bu yol hiç bir zaman söz konusu bile olmamıştı zaten..

  1. 320 usd’ye Cartagena’ya direkt uçak ile.
  2. 80 usd’ye sınır köyüne uçup, Kolombiya’nın bir kaç köyünde konaklamak durumunda kalarak, duruma göre 3-4 günde, toplam 120 usd civarına da Cartagena’ya ulaşılabiliyor. Güvenli olduğu söylendiği halde, pek çekici gelmedi açıkçası.
  3. İlk 2-3 günü Panama’nın incileri ‘San Blas adaları’nda, son 2-3 günü, Karayip okyanusuna yelken açarak geçirebileceğiniz bu yol -herşey dahil (3öğün yemek,su,snorkel,palet) aşağı yukarı 400usd’ye geliyor.

San Blas Adalarına gitmenin diğer tek yolu uçak. Günlük en ucuz konaklama ise 45 usd.

Diğer taraftan dalgalar dolu bu yol hikayeleri, kimilerini gerebilir ama bize heyecanlı geldi J üstelik kimi hikayeler de çok güzeldi.. Bunu seçtik.. (Panama City’deki Mamallena gibi bir kaç hostelden tekne seçeneklerinizi öğrenebilirsiniz.) LP’nin önerileriyle birlikte sorularım, umarım Yol’unuza yardımcı olabilir.

  1. Nerde yatılacak – kabin mi yer mi?
  2. Yelkenlinin boyutu nedir? Kaç kişi olacağız?
  3. Herkes için yeterli can yeleği var mı?
  4. Güvenlik ekipmanları ve radyo var ve çalışıyor mu?
  5. Kaptanın ehliyeti var mı?
  6. Yemek ve su ücretin içinde de, ne gibi seçeneklerimiz olacak?
  7. Hava, rüzgar ve dalga koşulları nasıl? Yakın zamanda yolculuğu yapan olmuş mu bildiği?
  8. Yanımıza almamızı önerdiğiniz başka bir şey var mı?

Bu soruların cevapları, en yakın yola çıkacak ‘Motus Vivendi’den neyseki olumlu geldi. Çünkü özellikle Kath için, zaman da önemli bir karar etkeni oluşturuyordu – Kolombiya’da kuzeni bayadır O’nu bekliyordu. Kaptan Haugen (isminden de anlaşılabileceği gibi Alman) ile kısa bir tanışmamız da oldu.

Doğru karar olup olmadığını Yol’un sonunda söyleyebileceğim haliyle.

Haydi rastgele :p

DIARY OF THE SAILING TRIP + SAN BLAS ISLANDS + PORTO BELO

(11.02.2011)


Saat 12.00’de Porto Belo’daki kilisede buluşma kararı almıştık.  Biraz geç kalarak, ancak 09.30’da Panama şehrinden yola çıkabilip, tam 12’de kilisede olmayı neyseki becerebildik.

Çantalarımızı, önümüzdeki bir kaç günlüğüne evimiz olacak yelkenliye götürürken, 7 kişi olacağımız söylendiği halde 9 kişi olduğumuzu, hatta 12mlik teknede biz 9 kişi yetmiyormuşuz gibi, bir de koskocaman bir motosikleti de ağırlayacağımızı görünce, yine de morallerimizi yüksek tutmaya çalıştık. Ne kaptanımızı germek, ne de kendi canımızı sıkmak gibi bir arzudan tam zıt istikametteydik haliyle. Kaptan Panama’dan çıkışımızı halletmek üzere pasaportlarımızı topladıktan sonra 16.00’da buluşacağımızı buyur etti. Biz de Porto Belo’yu keşfetme şansına eriştik.

PORTO BELO

Aslında burası çok güzel bir yermiş. Ancak bir kaç ay önce yağan aşırı yağmurlar sebebiyle, toprak kaymaları yaşanmış :(

Son 2 hafta duyduğumuz haberlere göre de, tehlikesi biraz artmış :( (geçici biröey olmasını umarım.)

. Burdaki 3 saatimizi klasik bir Orta Amerika yemeği olan, Panama lokal yemeği (balık + pilav + fasulye + calslaw salatası) ile açtık.

Daha  sonra kalıntıları gezdik.

Ardından turladık, ve 4’te buluşma mekanına gittik.

Her gece 2 saat nöbet tutma görevimiz vardı. 12-2 nöbetini ilk biz aldık Kath’le. Görevimiz siyah bulutları, yakın ışıkları ve pusulanın rotadan çıkıp çıkmadığını takip etmekti. Şüpheli bir anda yanıbaşımızda uzanan kaptanımızı uyandıracaktık.

Ama herkes her an ayaktadı nerdeyse. Dalga boyutlarına ne vücudumuz, ne beynimiz hazırdı anlaşılan.

Kath ve ben, bu durumu kaptan dışında tek hasarsız atlatanlardandık.

(12.02.2011)


SAN BLAS ADALARI

Kuş olup burayı evim yapmak çok isterdim. Adalar cenneti… Kiminde sadece kum, palmiye ağaçları, yere düşmüş hindstan cevizleri, kiminde üstüne Kuna yerlileri… Nil yeşili transparan su ile çevrili..

Çiftçilik, avcılık, balıkçılıkla hayatlarını geçiren Kunalılar, zamanında şef, soylular, burjuvalar, köleler gibi sınıf ayrımı yaparlarmış. 1500’lerde Ispanyolların gelmesi ile huzurlarından olmuşlar. İngilizlerle birleşerek, ispanyollara karşı gelmişler. Bağımsızlık kazanıldıktan sonra da, yerleşim için Kolombiya yerine Panama sınırlarını tercih etmişler. 1925’ten itibaren de kendi bağımsızlıklarını, San Blas adalarında ilan etmiş, huzur ve özgürlük içinde yaşamaya başlamışlar.

Para birimleri yok, paranın dillerinde çevirileri bile yok. Kendi otoritelerinde yaşadıklarından, elektrik, su kaynakları yok. Sularını nehirden elde ediyorlar, yemek için o gün ne yakaladılarsa, onu yiyorlar, güneş batışı ile de uykuya dalıyorlar.

Sabah 6 gibi San Blas adalarına vardık. Bir zaman sonra deniz sakinlemiş olacak ki herkes uyuyordu. Klasik herkesden erken uyandım veee yüzümü denizde yıkadım. Denizde kalmanın sanırsam en sevdiğim yönlerinden biri de bu.. Tabi yıldızların ve ayın ışığı altında uyumaktan sonra.. 8 gibi herkes uyanınca da kahvermizi içtik, yumurtamızı yedik. Ve aslında yaklaşık 280 adadan oluşan – ama küçük adacıklarla birlikte olsa gerek, ‘her güne bir ada’ sloganıyla reklamı yapılan,  – San Blas adalarının 2’sinin ortasında, palet ve snorkel gözlüklerimizle keşfe çıktık.

Hatta bir adaya çıkıp mola aldık. Zapatailla’da olduğu gibi, kıyısında oluşan su, o kadar nil yeşiliydi ki, boyut değiştirmiş hissettiriyordu..

Karayip tanrıçasının özgürce tadını, bir kaç saat çıkardıktan sonra tekneye geri döndük. Yunusların zıplaması eşliğinde bal kabağı kesmek, dün akşamki tecrübemizden sonra daha da bir gerçek dışıydı sanki.

Taki kaptanımız ‘dün yaşadığımız dalgalar hiç bir şey değil, bu en sakin hali’ tipi cümleler sarfederek bizi uyandırana dek..

Dalgalar yüzünden çıtını çıkarmadan oturan Ukranya’lı Valeri, bugün biraz daha sohbet edilebilir vaziyetteydi. Motoruyla 6 ay önce Rusya’dan yola çıkmış. Hareket halinde günde 1000-1500km yol yapıyormuş. Amacı tüm dünyayı motoruyla birlikte gezmekmiş. Sadece Kore – Amerika arası uçak kullanmış ve bu yüzden 3.000 usd ödemek durumunda kalmış. Geçen ay kız arkadaşı geldiğinde, evlenme teklifi etmiş ve dönüşlerinde evleneceklermiş. Bir web sitesi var ve kitap yazmayı umuyor. Jen ve Lukas, 1 ay önce tanışmış, karşılıklı aşkın sarhoş boyutlarında kahkahalarla aramıza katılıyorlar.

Lee de Kath gibi Kanada’nın başkenti Otowa’dan. Honduras’ta bir bar açacak, Coban’da. O yüzden bir kaç senedir gidip geliyor buralara.  Matt Londra’da yaşarken, gezmeye karar veriyor. Muhteşem bir kitap yazıyor. Paul, İrlandalı, ‘too hot for an irish guy’ deyip duruyor :) Bugün Kuna’lılarla da tanışacağımızı sanıyordum ama yarın olacakmış. Heyecanla bekleyerek erkenden yattım. Bir ara uyandığımda, ay yarım bile olsa, ışığıyla yıldızları kıskandırıyordu. Ya da ben hala rüya görüyordum..

(13.02.2011)

2.sabah, başka bir Kuna adasına uyandık ve ilk yerli ile tanıştık. Teknemize gelerek bizi selamladı. Ertesi gün yapacağı ıstakoz turu için tanışma faslını da böylece tamamlamış oldu. Cebindeki poşetten bir sürü 100 dolar banknotlar çıkardı. Bozdurmak istiyordu. Rüyam hala devam ediyor gibiydi?? Kath aracılığı ile konuşmak bile yeterince güzeldi. Devletten nerdeyse hiç yardım almadan otoritelerini sürdürmeyi başaran, Latin Amerika’nın ilk yerli grubu Kuna’lılar… Onlar dışında kimse toprak sahibi olamıyor bu adalarda. Ve topraklarına ayak basmak için 2-12 usd ödemeniz gerekiyor. Istakoz avlama ve snorkeling turu için ise 5 usd istedi bizden Kuna’lı. 3 karısı varmış ama bunun için bir ücret ödemek durumunda kalıyormuş. Adalarda üniversite bile varmış.

Bugünkü snorkeling de çok güzeldi. Kalabildiğimiz kadar kaldık suda. Yarından sonra hareket şansımız olmayacak çünkü.  Kocaman bir deniz kaplumbağası gördüm. Hayatımda görmediğim kadar küçük balıklar da … sperm gibilerdi. Balık toplulukları görüp, takip ettim. Başka balıkları aralarına sokmuyorlardı. Farklı bir tür yanlarına geldiğinde, yollarını değiştirip, onu atlatıyorlardı. Çok enteresandı. Ne garip bir şey bu gruplaşma olayı diye düşündüm. Küçüklüğümden beri de garip gelirdi zaten. Oylama yapılırdı gruba kim alınsın, kim dışlansın diye. Herkese her zaman evet oyu kullanırdım. Dışarda kalanlarla ise arkadaşlığımı sürdürmeye devam ederdim. Pöh!

Bugünkü yemeğimiz ise mercimek + havuç + patates. Kaptanımız günde bir öğün pişirmeyi uygun gördüğü için, geri kalan öğünleri fıstık ezmesi, reçel ve beyaz bimbo ekmekle geçirmek durumunda kalıyoruz. Başka birşeye dokunmamızı da istemiyor zaten. Kath ‘food nazi’ ismini taktı Haugen’a :)

Haugen, Motus Vivendi’yi 7 sene önce 4000 euro’ya almış. O günden beri içinde yaşıyormuş. Ondan önce, bir tırı karavana çevirdiği aracında yaşamış 9 sene. Fakat güneşten hiç hoşlanmadığı için hayali dağlarda yaşamakmış.

Günü sıcak çukulata ile kapatmak ise muhteşem bir nokta koydu kendisine. Tatlı rüyalar Karayip Tanrıçası, tatlı rüyalar San Blas cennet adaları, tatlı rüyalar Kuna’lılar, yıldızlar, balıklar, zzz..

(14.02.2011 sabahı)

Istakoz avını seyretmeye gidemedim açıkçası. Onları yerken iyi ama diyenler haklı. Sustum. Onun yerine biraz daha snorkeling yaptım. Bugün yola çıkacağımızdan, bir daha düz bir mekan bulamıyacağımızı tahmin ederek biraz blogumu yazdım, kitap okudum. Sakinliğin, düzlüğün tadını çıkardım.

Avdan döndüklerinde hep beraber önümüzdeki 2 gün için yemek hazırlıklarına giriştik. Malum bir daha böyle bir şansımız büyük ihtimal olmayacaktı. Kaptan köfteleri, makarnayı, Paul, sonra ben krepleri, geri kalanlar da ıstakozu hazırlamaya koyuldular. Bir kaç saat sonra her şey hazır, son yemeğimizi patlayana kadar yemiş, kaptanımızı bekler pozisyona geçtik. O amansızca bekleyiş, fırtınadan önceki o sessizlik anları, zamanı durdurmuştu sanki.

(14&15&16.02.2011)

Veee başladı dalgalar

Genişliklerinden bahsetmiyim bile

ama yükseklikleri 2m’ye varıyordu

ayakta durmak imkansız, tutunmak şart oluyordu

hareket etmek, yemek yemek, tuvalete gitmek bir dertti

genelde 45 dereceyi aşan eğilmelerle, bazen okyanusa değecek kadar yapışıyor,

ara sıra okyanustan tokatlar yiyorduk.

Böyle dalgaları bi kere kabusumda görmüştüm o kadar..

Meğersem bu dev dalgaların içinde, irili ufaklı bir sürü dalga daha oluyormuş..

O kadar sonsuz ve güçlü gözüküyorlardı ki.. nefes kesiciydi.. büyüleyiciydi..

Görebiliğimiz sadece ufuk çizgisiydi..

Osho’nun Korku kitabını okudum bu Yol’da..

O da güzel geldi…

Bedenin aslında hep an’da yaşamasından ve aklın ise hep ya geçmişte ya da gelecekte takılı kalmasından dolayı oluşan ikilem yüzünden, zaman zaman zorlandığımızı anlatıyor. Ve her zaman olduğu gibi bununla savaşmak yerine, kabullenip farkında olmamızın yeterli olduğundan bahsediyor. Saolsun bu kitap, ‘sorunun her zaman negatif değil, eksik olan pozitiflikten kaynaklandığı’ bakış açısını da kattı hayatıma. Örnek vermek gerekirse, sorunu korkumuz olarak değil de, korku duyduğumuz olaydaki noksan sevgisizlik olarak görürsek, ancak çözebiliriz diyor.. Böylece o alana daha fazla sevgi katarak, korku ile otomatikman baş etmiş olacağımızı anlatıyor.  Çünkü şımarık bir çocuğun ağlamasına ne kadar ağlama dersek, daha çok ağlayacağı gibi, negatif ile uğraşırsak, ona istemeden de olsa, değer ve güç katacağımızdan, daha çok sorunun içine gömüldüğümüzü, bu yüzden az önce dediğim gibi sadece sevgi yüklemesi yaparak çözülebileceğinden bahsediyor. Daha bir sürü şey daha anlatıyor tabi ama beğendiğim bir bakış açısını daha aktarmak istiyorum son olarak.. Hepimizin güven aradığını ama bunu hiç bir zaman elde edemiyeceğimizden, gereksiz bir dilemayı daha hayatımıza kattığımızı belirtiyor. Ve hatta güvende olan bir şeyin ise, insan doğasında bir değeri olmadığından bahsediyor. Aşkın ve ilişkilerin güvende olmadığından dolayı zaten daha değere bindiğini anlatıyor. Güvende olan ölüdür ama risk taşayan yaşamdır diyor. Kısacası tavsiye ediyor, konuma geri dönüyorum :)

Valeri’yi dışarda ilk geceden sonra bir daha hiç görmedik. İçerde, yerde 2 gün boyunca hiç kalkmadan yattı. Lee ve Paul de benzer haldelerdi. 1 gün boyunca kapanlarına kapandılar. Kumrular, arasıra yüz gösterip, ara sıra yok oluyorlardı. Matt ve Kate sürekli konuşma halinde zamanı geçiştiriyorlardı.

Ben biraz daha kendi başıma kitap okumalardaydım. 2m’ye uzanan dalga boyutları değildi beni rahatsız eden. Hayatımda kendimi hiç bu kadar daha pis hissetmemiştim açıkçası. 5 gün boyunca temiz su ile yakanamamayı, saçlarımın diplerine kadar, her yerimin tuzla marine ediliyor tatta olmasını geçtim. Beni tanıyan bilir. Fazla titizimdir. Bulaşık makinesine koymadan önce de yıkarım bulaşıkları, tuvalete girmeden ve çıkınca yıkarım ellerimi.. gibi.. en azından öyle idim. Yol’da bu mümkün olmadı. Bulaşıkları deniz suyu ile yıkadığımızdan, her yudum/lokmadan önce, deniz ilk önce bir kendini hissettiriyordu. Peki bunu da geçtim. Ama o kızgın gölge bırakmayan güneş altında oturmak mı, yoksa kokuşmuş, yapış yapış olmuş kabinde uyumaya çalışmak mı arasındaki seçim, her an beni yiyip bitiriyordu. Yaşama sevincimi yitirdim diyebilirim.

Vanessastateofsoul

Taki karaya ayak basıp acı haberi alana kadar

Kardeşim dediğim, canım kanım kadar sevdiğim, ruh arkadaşımın yaşadığı olay bana öyle bir tokat attı ki.. kendime gelemedim.. ilk an kendimden utandım..

Brezilya’da bir kaç gün önce evlenmişlerdi. Çok mutlu olmalıydılar. Hatta ben de o mutlu günlerinde kardeşimin yanında olacaktım, uçak 4 haneli rakkamları bulmasaydı.. sonra buluşma ümidiyle haber bekliyordum onlardan.

Trafik kazası geçirmişler. Murat hayatını kaybetmiş. Şöför de.. Kardeşim de kırıklar içinde.. ona ulaşmaya çalıştım, yanına uçabilmek için.. Türkiye’ye döndükten sonra haber alabildim ancak. Param parça oldum ben bile. Onu ve yakınlarını düşünemiyorum bile.. unutulmasın istiyorum bu olay! Herkese anlatmak istiyorum. Her anın kıymetini bilelim istiyorum. O günden beri her gün O’nu, olayı düşünüp dua ediyorum. Allah, evren, melekler.. ihtiyacı olanların yanında olsun.. Kardeşimi çok seviyorummm..

FAREWELL TO PANAMA

Bir yere hoşçakal derken, genelde orda tanıştığım yerli insanları, ülkenin doğasını ve kültürünü düşünerek selamlıyorum. Panama Boquete’de tanıştığımız rasta dışında bir de çiçek bahçesinde çok şeker bir Panamalı ile tanıştık. 5dk sohbet etmemize rağmen, bizi evine çağırdı. Telefonunu ve adresini verdikten sonra, en azından mutlaka O’na uğramamız konusunda ısrar etti. Yolda gülerek selamladığım herkesden de çok sıcak karşılıklar aldım. San Blas’ta tanıştığımız Kunalılar ise fazla insanlarla temas etmediklerinden olsa gerek, daha çekingen ama çok da şekerlerdi. Bir tanesi, adada yaşamasına rağmen, denizden korkuyordu, çok komik ve çok tatlıydı. Dolayısıyla bilir kişi asla değilim ama bence çok sıcak ve vericiler. Doğası da, güzelliği ile o kadar büyülüyor ki insanı, toprakları da aynı şekilde davetkar olabiliyor. Çok teşekkürler Panama, bize çok iyi davrandığın ve her türlü kontrastı içinde barındırmana rağmen, muhteşem bir uyum sergilediğin için.. sevgiler, saygılar..

Go to Top