COROICO
0(22-24.04.11)
(nüfus: 4500)
Bu nasıl güzel bir kasabadır
meyve bahçeleri, koka yaprakları, sıcacık insanları..
Dağları böyle karşına alıp bakmak.. ne güzel bir şanstır böyle..
Nasıl bir yoldur bu .. saatlerce yürü, minik tepelerinde.. kuşlar, kelebekler eşliğinde..
Konuk etsin, gittikçe şakayan 3 ayrı şelale, seni eteklerine..
Kalpsiz teneke adam, beyinsiz ‘korku’luk ve korkak aslan gelirse de şaşırma böylece
Coroico’da, Yeşil, yeşilliğiyle dolup taşmış, gururundan çiçek açmış..
güneş ışınları üzerinde.. zevkten bin parlıyor.. zümrüt oluyor ..
Karanlığı bile Gündüzle yarışıyor Coroico’nun..
Yıldız taklidi yapan Ateş Böcekleri başrolde,
bir anda yok olup var olarak, geceyi esrarengiz bir masala dönüştürüyorlar.
Ay, Gece, sonsuz yıldız takımları ve yeşillik kokusu.. ailesi..
kurbağalar, egzantrik kuşlar ve çekirgeler ise arkadaşlarından en gevezeleri.
Coroico’nun köylüleri de pek şeker, pek konuşkandı yine.. bir festival zamanı gelmiştik buraya.. neden sözsüz bir müzik dinlediğimizi sormak için durdurdular bizi.. sıcacık sohbetimiz ardından da partide görüşme kararı aldık. Çok eğlendik..
Yapılasılar:
Death road, Keyif, güneşlenme, yüzme, hamak keyfi, koka yaprakları, orkideler, şelaleler arasında trekking, balık tutma keyfi, ‘El Choro’ gibi, 3 günlük Inka yol’ları, El Rlicho’dan at kiralayıp gezme, zipline, rafting, 30 dk uzaklıkta, ‘El Vagante’ adlı yerde tur aldığınızda Yungas ormanlarında, kanyonlar, ve berrak ötesi 8 ayrı şelale görmek de mümkün.. hatta bakarsınız, altın da bulursunuz
The other side of the coin / v’stateofbody
Coroico dediğim gibi iyi güzel hoştu da..
yaptığımız o harikalar diyarı şelaler turu sonunda geldiğimiz O hal..
günü diğer unutulmaz kılanlardandı..
Tozların altında.. Öyle ki – renginden çalmış.. nerdeyse her şey aynı, toz rengi
Bir süre sonra, arabalar da bol bol yanımızdan geçtikçe, biz de ahaliye katılıp, toz duman giyindik her yerimize, iyicene..O toprak yolda, biz de toprağa dönüştük haliyle..
Daha kötüsü, kamp yaptığımızdan, yıkanacak yerimiz yoktu. Gün ortasında, tozdan nasıl bir hale geldiysek, kirpik aralarına kadar toz girmiş gözlerimiz, dönmüş, ‘backpacker’ zihnimizi altetmiş, yıldızlı otellere duş için günlük para ödeme peşindeydik ..ama.. hay bin kunduz.. hiç birinde mi yer olmaz.. gözüken tek çare halk banyosu – ki o da çok sertti.. neyseki sonunda bir otele yalvarıp, para karşılığı duş alabilmeyi becerdik ve gözeneklerimize ziyafet çektik.
kısacası kelimenin anlamıyla da, görüntüsüyle de, hayal gibi geldi Coroico bana..
DEATH ROAD
4Kurumlarca tastiklenmiş ‘dünyanın en tehlikeli yolu’nu, turistik bir atraksiyona çevirenleri, tebrik ediyorum hihi çok eğlenceliii…
İlk önce, bisikletleri sırtlanmış bir minibüsle, 4700m. yüksekliğindeki La Cumbre’ye çıkartılıyorsun.
La Cumbre soğuk, engin, derin.. belli ki fırtına öncesi sessizliğini giymiş üzerine.. Sen de verdikleri rüzgarlık ve pantalonu, kıyafetlerinin üzerine geçirip, kaskı, dizlik ve kollukları takıp, tam takır Bisikletine biniyor, başlıyorsun aşağı doğru pedala..
Burayı biliyorsundur.. heyecan rüzgarı.. adrenaline russshhhhhhhhhhhhhhh
üstelik sadece adrenalin değil, manzara de kesiyor nefesini..
Hedefin, arada verilen duraklarla, 5-6 saat sürmesi planlanan,
64km.nin sonundaki Coroico kasabası (1200m.)
Yol hep dar (3m civarı), ama başta asfalt başlıyor.. Korkuna pedal basıyorsun..
Grup, doğal bir şekilde 2’ye ayrılıyor – baştaki adrenalingiller ve güvensever takipçiler… Ara ara, fotoğraf kareleri ve dinlenme gerekçeleriyle buluşuluyor da..
Sonra asfalt devri bitiyor Ve taş, kaya, toprak devri başlıyor. Zaten bu yüzden daha pahalı olan, hem ön, hem arka süspansiyonlu bisikletler öneriliyor.
Hava gittikçe ısınıyor, kat kat soyunmaya başlıyorsun.
Bitkiler, çiçekler, böcekler de değişiyor bu değişime.
Yol gittikçe daralıyor, zorlaşıyor.. anca Varış anında nefesini bırakıyorsun..
Senede 200-300’ü bulan ölüm oranlarını da, varış anında ‘i survived the worlds most dangerous road’ tshirt’ünün eşliğinde alıyorsun tabi.
Yol’un başında adrenalingillere yakın olan ben, malesef değişen devirde, ön tekerimin, bi taşın üzerinde zıplamayı seçmesiyle, farklı bir manzara üzerinden, yeri boyladım.
Genel olarak içeriden gittikçe, üstelik de düşmüş bir insan olarak, fazla bir tehlike görmedim açıkçası. Manyaksan ayrı.. Ama gel gör ki düşüşüm sonrası spreylenmem ardından, beni arkadan takip eden arabaya da oturttulargrr. Bu duruma hiç fazla dayanamayan ben, neyseki ısrarlarım sonrası yola bisikletle devam edebildim,
tur operatoru seçimine ve hava koşullarına dikkat
yavaş gidin ki yolun, güzelliğin keyfini çıkarın
safe and good ones..
La Paz – Sorata & Sorata – La Paz y El Alto
0Copacabana / La Paz – Sorata
Sorata’ya daha yakın olan Copacabana’dan gitmek varken, La Paz’dan gelerek, kulağı tersten tutmamın sebebi, yine LP/Thorntee’den okuduğum.. saatlerce aradaki durak yerinde otobüs bekleyen ve geceyi ordaki küçük köylerde geçiren yol’cuların hikayeleri.. belki yakında direkt bir sefer de yaparlar kimbilir her zaman tekrar sormakta fayda var..
Sorata – La Paz
Bu minibüs yolunun her dakkasını hissetmiş olmalıyım ki bitmek bilmedi. Yanımızda, tek kişilik yerde, kucağında taşıdığı koca kız ila oturan genç kızdan 3 saat boyunca bir gık çıkmadı ama, konuşmadan, konuşmaktan fazla konuştuklarımdandı. Sadece büyük kadınların giyeceği kocaman şapkasının ardına, yaşından ötürü saklanmaya çalışan bu masum kızın, elleri de yaşını ele veriyordu zaten. Kucağına oturttuğu kız, kızı olamaz, kardeşi olmalıydı. Ve gecenin o saatinde, El Alto pazarının ortasına öylece inecekleri için, numara yapmalıydılar belli ki…
SORATA
0(16-17.04.2011)
LP’nin ‘en sert futbol oyuncusuna bile, yoga yaptırtabilecek yer’ tarifi üzerine, Sorata için ok, bende yaydan çıktı.. vardığında ise kalpler açtı..
Doğa ana, yerliler gibi, kat kat, yemyeşil etekler giymiş – baktıkça, dünyaya bakışın değişiyor, boyut kazanıyor.. doyamıyorsun.
Güneşten aldıkları parıltılarıyla hava atan yapraklar, el ele vermiş müthiş bir koreografi ile rüzgara dansediyor..
resim bununla da bitmiyor..
(Accomodation) bu kadar etkilenmemin başka bir sebebi de, kaldığımız hostel- ‘Altai Oasis’, Sorata’ya, muhtemelen en güzel açıdan bakan araziye, sahipleri de bir o kadar güzel kalbe ve hizmete sahipler. Bahçesinde küçük bir gezinti, sizi, ‘what dreams may come true’ sahnelerine götürebilir.
Lama – bekçiniz,
renk renk çiçekler – halınız,
sarı başlı inek – baş kahramanınız,
bir kulağı sürekli kalkık, diğer kulağı sürekli düşük köpecik – en iyi arkadaşınız,
kuyruğu nerdeyse tavuz kuşu kuyruğu kadar uzun olan papağan ise, aslında gerçek olan, hayali arkadaşınız olabilir..
ve tüm bunlara 12b’ya kamp imkanından, 420b’ya, özel kabinlere kadar, kahvaltı dahil sahip olabilirsiniz.
iyi keyifler
LA PAZ
0
(14-28.04.2011)
(Nüfus: 2,5 milyon, Yükseklik: 3660m)
Makarnanın pişme süresinin 20,
yumurtanın kaynama süresinin 10 dakika olduğu şehir burası..
kıyafetler daha çabuk kuruyor..
alkol daha hızlı kana karışıyor!
Adının anlamı da barış’tan geçiyor!!
Her ne kadar şehirleşmiş olursa olsun, yolda yürürken birden bir lama, sokak ortasında bir langırt masası, cadılar pazarı, kat kat etekli köylülerin güreşi… gibi çeşitli absürdlüklar görmek, La Paz’da güneşin doğuşu, batışı kadar doğal anlaşılan.
Neredeyse her gün başka bir protesto olmasına da, haliyle şaşmamalı.
Kent, 1548 yılında, Alonso de Mendoza’nun önderliğindeki ispanyollar tarafından Nuestra Señora de La Paz (“Barışın kutsanmış Meryem Anası”) adıyla kurulmuş.1825′de ise ispanyadan bağımsızlık için savaşan cumhuriyetçilerin, Ayacucho’da ispanyol ordusunu yenmesinden sonra, kentin adı La Paz de Ayacucho (“Ayacucho Barışı”) olarak değiştirilmiş.
Accomodation: Couchsurfing yapmadan önce, şahsen Onkell Inn’de, çok da memnun kaldım.
Görülesiler:
(Nerdeyse her yerden, her yere giden minibüsler, sadece 1-2b’lar. Yerliler, istikameti bağırıyor, semt değiştikçe, kartlar da değişiyor.)
Şehir içindekiler:
Mercado Negro
Mercado de Hechiceria (cadılar pazarı) – adı üstünde, cins cins şeyler var haliyle. ama kurutulmuş lama fetüsleri, bence birinciliği götürüyor (inanışlarına göre, yeni eve geçtiklerinde, pachamamaya yaptıkları sunummuş kendisi). Pazar, sadece bir sokakçıktan oluşmasına rağmen, her türlü egzantrik ilaçlardan, tariflerden – zengin olmak, evlenmek, korunmak vs gibi dünyevi dilekler için, önceden okunmuş, üflenmiş ayin malzemelerine kadar, envai çeşit enstantane var..
Koka yaprağı falı bile baktırabilirsiniz köşe başında (yaprakların tersinin mi, düzünün mü ve nereye düştüğüne bakılarak yorumlanıyor).
Museo de la Coca – Girişte muz külleri ile birlikte verdikleri koka yapraklarını, yanağınızla dişleriniz arasında 20dk civarı tutup tükürüyorsunuz. Şahsen ben, pek bir şey anlamadım. Ama bırakın yerlileri, gringoların bile yanaklarını, koka yaprakları ile dolu görebiliyorsunuz sürekli. Tarihi, yarar ve zararları, kullanış şekilleri gibi bir sürü bilgiyi de içinde barındıran müzeden bir kaç alıntı: MÖ 2800 – 1800 Kuzey Peru’da bulunan mumyalarda koka yapraklarına rastlanmış. MÖ 2100 Nazca ve Vale Diviana’da koka yaprağı çiğneme geleneği başlamış. 1200-1475 Inkalar, doktorlarla birleşerek, koka yaprağını, tümör amelyatlarında kullanmaya başlamışlar… Devamı için – vanessataragano@gmail.com -)
Museo de Instrumentos Musicales (hayalimdeki meditasyon yeri, ruhumun dili)
Museo de Etnografia y Folklore
Museo del Nacional Arte – Latin Amerika’da gezdiğim en iyi modern sanat galerilerinden biriydi.
Aymara yerlisi meşhur Mamani Mamani’nin de eserlerinin bulunduğu bu galeride, karşı sanat ustaları da vardı imza sahipleri. ‘Ayrımcılığa, tacize, eşitsizliğe karşı’ konulu eserlerin, her birinin anlamı derindi. Çinli bir artist, ülkesinin bugünkü durumunu, 16-18yy’da ispanyolların yaptığı kolonizasyonla ilişkilendirerek, farkındalık yaratmaya çalışıyordu.
Başka bir artistin, çekmiş olduğu ‘yürüyen işçiler’ görüntülerini, ortaya koyduğu video enstülasyonu sayesinde, sadece elinizde tuttuğunuz bir A4 paspartu üzerinde, üstelik baş aşağı görebiliyordunuz. Başka bir cesur eserde, trinity’i (the son & the father & the holy spirit’i ve özellikle kadın olmamasını) eleştiriyorlardı.
P.s. Eğer Dantza’yı görürseniz, lütfen benden çok selam söyleyin.
Museo Tambo Quirquincho
Villa de la Luna
Villa de Animas
Calle Jean (bohem bir koloniyel sokak)
Museo Tambo Quirquincho
Museo Nacional de Arqueologia
Ve her zaman olduğu gibi
plazalar (14 de septembre/san francisco/pedro murillo… )
ve mercado
ve Mirador var.
El prado (buranın en şık ve en merkez caddesi.. akşamları sokaklarda breakdance kapışmaları yummyyy, görürseniz lütfen benim için videoya çeker misinizzz)
Şehrin Dışındakiler:
Mercado El Alto – Perşembe ve pazarları olan bu pazarda, heralde yok bile var :p ..
Bazı akşamlar, daha önce bahsetmiş olduğum yerlilerin güreşi bile var.
İllimani dağı
Tiwanaku – Bu Pre-Inka kalıntılarının girişi için 85b isteniyor, ama 3 müze, 2 tarihi kalıntı alan da içinde. Buraya kalmaya gelenler de var, ama bence, günü birlik de gayet yeterli.
Kısaca not aldığım bilgiler ise şöyle: Hakkında çok şey bilinmiyor ama burada yaşayan topluluğun, MÖ 600 – 1200 yılları arasında, Tiwanaku’yu dinsel ritüelleri için kullandıkları öngörülüyor. Evler ise, yaklaşık 1000m uzaktaymış. Tiwanaku eskiden bir gölmüş. 90 yıl yağmursuz kalınca, haliyle kurumuş. Bu yüzden de ‘kuru nehir’ anlamına gelen bu ismi almış. Positive ve erkek enerjiyi simgeleyen volkanik taşlar ve kadın/negative enerjiyi sembolleyen kil taşı kullanılmış yapımında. Bir tapınağın içi tamamiyle yüzlerden yapılmış heykellerle doluydu. Değişen insan suratlarını, taşlardan görmek enteresandı bir deneyimdi.
One special night – 28 april
Couchsurfing yaptığım Sicco, eskiden Hollanda konsolosluğunda çalışıyormuş. Davet edildiği geceye saolsun beni de çağırdı ve sayesinde çok güzel, unutulmaz bir gece yaşadım. Gece, yaklaşık 30 kişiden oluşan bir orkestranın, ilk yarı, Vincent Marrone d’Alberti piyanosu eşliğinde Mozart, 2. yarı ise, Eduardo Paredes’ın kemanı önderliğinde Tchaikovsky çalması ile başladı. Ben de bir uzayı dolaşıp geldim arada.
Ardından başlayan kokteyl esnasında, müthiş karizmatik ve sempatik ötesi baş konsolos, yanımıza gelerek, bizimle sohbet etti. Ekvator’un da baş konsolosuymuş bir ara. Favori ülkesi ise Mozambik!!!! Türk olmama gösterdiği ilginin etkisiyle, beni meşhur italyan piyanist Vincent Marrone d’Alberti ile de tanıştırdı. Karşımda duran bu koca adam, az önce konçertoda, melodilerin arasında kaybolup, ruhuyla bir balete dönüşmüştü halbuki. Elleri o kadar hızlı hareket ediyordu ki, nasıl da tuşları okşuyodu.. Vücudu, müziğe zaman zaman ağlıyor, zaman zaman gülüyordu. Vincent’ın hislerinin, hassaslığının sesleri de vardı orkestra içinde. Bu yüzden kolay olmadı pek, içimde hissettiklerimin en azından bir kısmını saklamaya çalışarak konuşmak. Violinist de çok iyiydi. Mimikleri ile notaların hikayesini anlatıyordu çalarken. Dediğim gibi, özel bir gece daha yaşadım bu Yol’da.. sonsuz teşekkürler..
Copacabana – La Paz
0(14.04.2011)
Halk otobüsü ile 20b’ye 3,5 saatte / turistik otobüsle 25b’ye 3 saatte
(aradaki fark az olduğundan ve turistik önerildiğinden, 2.sini seçerek)
çok keyifli manzaralara tanık olan bu yolu, üst katta, en önde, yayıla yayıla geçirdim. (‘tabi, böyle kısa yolculuklar yerine uzunları böyle olsa ya’ diye de içimden geçirmeden edemedim)
Bir ara otobüsten indirildik. Otobüsümüz, tek araçlık bir arabalı vapur ile, biz de, ona benzer bir tekne ile, göle, kestirme bir yol yaptık (1,5b : 2kuruş).
Nerdeyse, köylü nüfusu kadar, alpaka ve laması olan, San Pablo de Tiquina köyü’nden de tekrar otobüsümüze binip,
La Paz’a vardık.
COPACABANA
0(13-14.04.2011)
Bolivya’ya ilk adımım Copacabana.. Kat kat etekler, 17.yy’dan kalma şapkalar, 2 yana örülü, siyah uzun saçlar, rengarenk kumaşlar ve o kumaşlardan çantalar.. burda da var. Yüksekliğinden (3800m) dolayı, bulutlar yine ufuk çizgisiyle flörtte. Bunun sihirinden sanki, Gündüz, hem ay’ı, hem güneşi görebilmek de ne!
Cha’lla diye adlandırdıkları inanışlarını gerçekleştirdikleri yer Copacabana. Yeni arabalarını kutsuyorlar burada.
Görülesiler:
Isla Del Sol: Genelde Isla del Sol’a gitmek için geliniyor Copacabana’ya. Inka’lara göre, güneşin doğduğu adaya! Bolivya’da, Titikaka gölünü ve 3 adayı da gördüğümden, gerek yok sandım… yanıldığımı geç anladım. Herkes çok öneriyor Güneş Adasını..
Denizin rengi değişiyormuş gün boyunca.. Güneyi turistik ama kuzeyi sakin ve dolayısıyla daha güzelmiş.. Adada ulaşım güçmüş ama Inka kalıntılarına, çok keyifli trekking’ler yapmak mümkünmüş.. Geceleri çoğu yerde elektrik yokmuş, Yemek ve su getirmekte fayda varmış, bilgimize
Cathedral @ Plaza 2 de Febrero
Cerro Calvario (14 stations of the cross)
Pre-Inka ve Inka kalıntıları: Horca del Inca / Tribunal del Inca / Kusijata / Bano del Inca
p.s. Tüm otobüsler Plaza Sucre’den kalkıyor.
BOLIVIA’S STATE OF MIND
0
Kıtanın, en zengin doğal kaynaklarına sahip olmasına rağmen, en fakir ülkesi de Bolivya.
(Şehirlerde %60’lara gelen fakirlik oranı, köylerde, 80’lere çıkabiliyor.)
%60’dan fazla yerli kökeniyle, ‘kıtanın en yerli ülkesi’ ünvanını da taşıyor Bolivya..
Ernesto Che Guevara’nın malesef devrim hazırlığındayken, öldürüldüğü ülke de aynı zamanda..
1825 yılında, yine Simon Bolivar sayesinde kazanılan bağımsızlığın anısına, ülkeye, ‘Bolivar’ın ülkesi’, ‘Bolivya’ denmiş.
(Tarihi ile ilgili bilgileri, yazının sonunda bulabilirsiniz.)
1usd: 7 usd
Haziran – Eylül yüksek, Ekim – Mayıs düşük sezon. Kasım – Nisan arası ise yağışlı..
9,8 milyon nüfustan %70’i Altiplano yaylasında yaşıyor. Sayısı %60’ı aşan yerlilerin %25’i Aymara’lar, %30’u Quecha’lar. Geri kalanlar ise Guarani’ler, Chiqutano’lar ve %1’i de, Potosi’de, madenlerde çalışan Afrika kökenliler.
En alçak nokta: Rio Paraguay 90 m
En yüksek nokta: Nevado Sajama 6,542 m
En önemli doğal kaynakları: Kalay (dünyada 2.), doğal gaz, petrol, çinko, tungsten, antimon, gümüş, demir, kurşun, altın, kereste, hidro güç
La Paz (devletin bulunduğu şehir); Sucre (legal başkent ve adliyenin bulunduğu şehir)
Eskiden koka yaprağı yetiştiren Eva Morales, şimdilerde başbakan. Yerlilere şimdiye kadar tanınmayan hakları tanıyor, Ama malesef bu da orta ve yüksek sınıfı mutsuz yapıyormuş.
%95 katolik ama yerliler kendi inanışları ile (animism) birleştirdiklerinden, ortaya karışık birşeyler çıkmış.. Hristiyanlığın yanısıra, en çok Pachamama anılıyor ve haliyle beraberinde, koka yaprağı, alkol ve hayvan sunumu vs.. (bu konulara daha sonra, daha derin gireceğim zaten).
Hayvan ve bitki alemleri de çok zengin. Karıncayiyen, anakonda, armadillo, arı, And dağı kondor kuşu, jaguarlar, ailenin sadece bir kaç bireyleri.. 1000 ‘i aşkın neotropik kuş çeşitleri ve 5000’i aşan bitkileri de takdire şayhan.
Musica: Altiplato’da daha kederli sesler çıkarken, Tarija yakınlarında, daha renkli ve canlı melodilere rastlanıyormuş. Yine charango ve guena, en önemli enstrümanları.
Milli sporları futbol. Rakettopu, bilardo, dama ve zar oyunları da çok yaygın.
Bir de spordan daha çok gösteri dünyasına dönüşmüş, hatta yeni bir akım sayılan, köylülerin yerli etekleriyle bile yaptıkları güreşleri var.
Görülesiler:
Tupiza *
Salar de Uyuni *
Potosi *
Isla Del Sol
Parque Nacional & Area de Uso Multiple Amboro
Rurrenabaque for Amaszonas
Sucre *
Laguna Colorado
Cordillera Real
Cochabamba *
Oruro for carnaval
Tarija
La Paz *
Coroico *
Bolivya’nın ilk tarihi hakkındaki bilgiler,
Tiahuanaaco bölgesinde Titicaca Gölü’nün kuzey tarafındaki kalıntılar incelenmek suretiyle elde edilmeye başlanmıştır. Burada, yapılan kazılar sonucu M.S. 100 ile 600 yılları arasına ait olduğu tahmin edilen ileri bir medeniyetin birçok kalıntıları bulunmuştur. Bugünkü Bolivya’da yaşayanların çoğunluğunu teşkil eden Aymarslar muhtemelen bu medeniyeti kuranların torunlarıdır. On beşinci asır ortalarına doğru şimdiki Peru tarafından gelen İnkalar, Aymarsların bir kısmını yenerek Bolivya’nın Altiplano bölgesini ele geçirdiler. Ancak Aymarslar yakın dağlara yerleştiler ve İnkalar ile anlaşarak orada yaşamaya başladılar. Dağı kendi etkileri altına aldılar. 1531′de Francisco Pizarro komutasında buraya gelen İspanyollar, İnkalarla yaptıkları savaşlar sonucu 1528′de Bolivya’nın tamamını ele geçirdiler.
İspanyollar 16. asırda dillere destan olan zengin gümüş yataklarında yerlileri ve Afrika’dan getirilen zencileri köle olarak çalıştırdılar. 1650 yılında koloninin merkezi olan Potosi şehri 150.000 nüfusu ile Latin Amerika’nın en büyük şehriydi. İspanyolların yerli halka yaptıkları idari baskılar üzerine 17 ve 18. asırda bir dizi siyasi ihtilal vukua gelmiştir. 1780 yılında bir grup yerli, La Paz liderliğinde isyan ettiler ve gerilla savaşları yaptılarsa da yenilerek bir çoğu yok edildi. İlk bağımsızlık hareketi, 1809 yılında başlatıldı ve bağımsızlık ilan edildi. Ancak İspanyolların bağımsızlığı kabul etmemesi üzerine başlayan uzun savaşlar sonucunda, 1825 tarihinde İspanyollar Bolivya’nın bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldılar. Bolivyalılar bir cumhuriyet idaresi kurdular ve Chaguisaca şehrini Sucre ismi ile başşehir yaptılar.
1883 yılına kadar süren savaşta Bolivya ve Peru, Şili’ye yenildi ve Bolivya Büyük Okyanus kıyılarını Şili’ye bırakmak zorunda kaldı. Yaptığı savaşları kaybedince, 1903′te Acre bölgesini Brezilya’ya, Chaconun bir bölümünü 1932′de Paraguay’a bıraktı. Ülke çeşitli iç karışıklıklar içinde uzun müddet çalkalandı. Bir ara madenler 1952′de devletleştirildi ise de 1966′da tekrar özel sektöre devredildi. 1974′te yapılan fiyat ayarlamaları ülkede büyük karışıklıklar çıkmasına sebeb oldu. Yüzlerce yerli öldürüldü. 1976′da ordu idareye el koyarak yönetimi ele aldı. Nihayet çeşitli karışıklıklardan sonra ordunun 1982 yılı Temmuzunda, General Guido Vildoso’yu Cumhurbaşkanlığına getirmesi ile durum sakinleşti.
Lake Titicaca / Peru’dan – Copacobana / Bolivya’ya
2Peru’dan ayılırken, doğa, çok güzel uğurluyor insanı..
Teras teras tarlalar, sıcacık köylüler.. ‘gitme’ diyorlar renkleriyle..
Bolivya için de heyecanlıyım ..neyseki.. yol’dayım..
Puno’dan Copacabana’ya, 20 soles vererek, direk otobüs aldım. Güya daha rahat olacaktı. Yalan. Sınırı biz yürüyerek geçtik ama Tour Peru geçemedi. yolun ortasında kalakaldık. Bir kaçımız bir otobüse binebildik ama diğerleri Copacobana’ya kadar, sırtlarında valiz/backpackleriyle yürüdüler.
Bu sınırı geçmenin en enteresan yanı ise, 1 adım attığında, 1 saat artmasıydı.
FAREWELL TO PERU
0Kökleri Inka bi kere!
gelmeden önce de enteresan hislerdeydim zaten, belki de bu sebepten,
Kimi rehberler, bu toprakların, ‘yeni spiritüel merkez’ olacağını söylüyor. ‘Hindistan, Nepal, Tibet… çöküşe, Peru ve çevresi yükselişe geçti’, deniyor. Monklar yerine şamanlar, dini rehberler olarak öne sürülüyor. Mesela Brezilya’da, bazı kiliselerde rahipler, legal ve dinsel, 15 günde bir, ayavaska seromonisi yapıyor.!. Yine de bence, dedikleri gibi bir şey olacaksa bile, daha çok zamanları var.
Aile, burda da çok önemli. Zengin de.. Genelde 5 ile 10 arası oluyor çocuk sayıları. Belki, bu yüzden de Birbirlerine de, turistlere de çok sıcaklar, yardımseverler, sabırlılar, kibarlar.. aile gibiler.. mesela bize inanılmaz iyi baktılar – Iquitos’da kaldığımız ailenin prenses kızları gibiydik. Çok güzel deneyimler yaşadık, güzel insanlar tanıdık, çok görkemli dağlar gördük, kutsal inanışlar, derin kültürler öğrendik… Çok Teşekkürler Peru! Sayende ve kutsal topraklarında, çok güzel bir ay geçirdik.

















































































































