Avusturalya

08-12.04.2010 DARWIN

Avusturalya’ya varisimiz Darwin uzerinden oldu. Karavan kiralama planlarimiz henuz hayal asamasinda, arastirmamizi beklemekte.. Evrim teorisinin farkli bir evresini yasayacagimizdan habersizdik..

Our Accommodation:

Sabahin korunde geldik buraya, uykusuz, yorgun, ac – nerdeyse wah halimize diyeceksin dimi? Bence de komigiz. Gulunecek halimize aglayacaktik yagmur altinda kalip en ucuz accommodation’in 25 dolarlik dorm oldugunu ogrenince (aylardir gunluk masrafimiz bu kadar olmadı yau). DINGOMOON LODGE. Dingo’nun ahiri gibi odayi 8 kisi paylastik. Ustelik yatagimin ortasi da cukurdu. Gece yatarken sorun yoktu ama sabaha dogru yeni ay halini aliyordu silte, haliyle ben de.. Neyseki tum kardeslerimiz, birbirinden sekerdi ve tuvalet vs her daim tertemizdi.

Our Food and nightlife:

Asya’dan sonra buranin butcesi bizi backpacker hayatına hizlica adapte etti. Minimum bir cafe’den 15 aud’in altinda cikamiyinca, careyi tum backpackerlar gibi markete (coles) gidip, aldigimiz gunluk yemekleri, dorm’da kendimiz pisirmede bulduk. Bence bu bile cok zevkliiililili :)

Aksamlari ise dormdan verdikleri bir kart sayesinde bir backpacker barinda 5 dolara kotariyorduk. 2,5 aud kola icin, 2,5 aud ise bir tabak o gun cikan yemekler icin. Yemek sonrasi oduller verdikleri cesitli oyunlar oynatiliyordu. Son gece Litchfield parkina yer kazanabilmek adina nerdeyse baskasinin corabindan bira bile icecektim ki iykkkk- yapamadim tabi. Son turda boylece oyunu baska bir kiza kaybettim.

Bu bar disinda bir de herkesin geceyi bitirdigi Mansoon adinda bir bar var. Disaridan bar gibi gozukse de icerisi bir club ve yine cheesy muzikler beni benden aldi uff yemin ederim su muzik durumlari haric yasadigim her andan asiri zevk aliyorum.

Aborijinler:

Merkez cadde olan Mitchell sokaginda yururken bir suru aborijinler gorduk. Umarim tek gorecegimiz yerliler bunlar olmaz cunku bunlarin hepsi sarhos ve cok kizgin. Sadece bir kaci geleneksel 2 cubuk vurusuyla muzik yapiyordu o kadar. Didjeridu satan bir suru dukkan var ama calan aborijin de goremedim. Aslinda devlet onlara bakiyor ama onlar sanirsam icip bagirmayi tercih ediyor. ‘Heralde sehir yerlileri bunlar’ diye atiyorum. Bu yuzden bu chapter’i gercegini deneyimleyene kadar ertelemeyi diliyorum..

Ilk Izlenimler:

Kapilarda zil bile yok. Bu kadar bireysel yasayan bir topluluk yani.

Evlilik oranlari da baya azmis zaten. Cogunluk evlenmeden birlikte yasiyor, cocuk da doguruyor. Tanistigimiz bir Turk’un anlattigi kadariyla beraber yasayarak da birbirleri uzerinde hak kazaniyor, ayrildiklarinda nafaka istiyorlarmis. E ne farki kaldi ben anlamadim.

Kuslar bile sasirmis sanki, ucmalarindan cok yuruduklerini goruyorum.

 

Asya sonrasi butce sokumuz hala devam ediyor. Bir gun sehrin etrafinda dolanmak icin bisiklet kiralayalim dedik. 4 saatlik bedel 20aud olunca, eskiden bisiklet mi varmis cnm klasigiyle, yurumek daha tatli geldi..

Gelgelelim otobus ve ucak fiyatlandirma sacmaliklarina. Bundan sonraki istikametimiz Cairns. Daha makuldur diye sanarak, ilk once otobusle gitmeyi dusunduk ancak otobus 400aud, ucak ise 200aud olunca elbetteki ucagi tercih ettik.

Streets of Darwin:


Sightseeing:

Aslinda buraya yakin ‘gorulmesi gereken’ Kakadu ve Litchfield adli national park’lar var. Ancak gunlugu 100aud oldugundan ve zaten ileride de boyle yerler gorecegimizden bu turlari almadik. Sehrin merkezine yakin Strikes Hill Wharf adli bir yer onerdiler ki amanin, nesini onerdiler onu da pek anlayamadik. Denizanalari yuzunden denize girmek yasak, gectim ki yazlari tum cocuklugum deniz analariyla oynayarak gecti, mis gibi deniz dururken, yapay bir dalga havuzu yapmislar, kalabalik da baya.. Zuurt de degiller, bu ne tesellisi anlayamadim.

Ilk Is Deneyimlerim:


Ilk gun sehir merkezini kesife cikmak niyetiyle yururken bir Turk restoranina rastladik. Zaten calismak hep aklimizda vardi. Tasarruf etmek icin sansimizi deneyelim, is var mi diye soralim dedik. Saolsunlar ok dediler – Jess 12.00-17.00 arasi Istanbul adli fast food dukkanlarinda yemek isine girdi. Ben ise sokaklarda 16.00-20.00 arasi Alaturka adli restoranlarinin kartvizitlerini dagittim. Jess calisirken zamanimi Northern Territory kutuphanesinde gecirdim. Hem bedava internet verdiklerinden, hem de hos bir ortam sagladiklarindan, keyfim cok tatliydi orda.

Flyer dagitma isinin ise hic bu kadar sikici olacagini tahmin etmemistim acikcasi. Her gun, 4’er saat, ayni hareketle, ayni seyleri soylemek; ‘Hello, have you tried our restaurant? It’s delicious. Thank you.’ Bundan sonra flyer dagitan insanlara cok sicak ve tatli davranacagim! 2 gun dayanabildim. Yine de bunu kendimce bir oyuna cevirmeye calistim. Gormemezlikten gelenler, gorup sanki dovecekmisim gibi kacanlar, yolunu degistirenler bir damla bile sinirimi bozmadi. Onun yerine onlara da cok sicak bir tesekkur ederek geri gelip karti almalarini bile saglayabildim. Bunlari yapanlar zaten genelde turistlerdi. Avusturalyalilar ise cok sicakti. Uzerine ‘cok tesekkur’ bile ediyorlardi. Bunun yanisira insanlari izleme firsatim oldu. Karsilarina cikan firsatlari bakmadan bile nasil geri teptiklerini, kimisinin ise firsat olabilir diye ne dagittigimi gormek icin yanima geldiklarini, kimilerinin yururken yere baktiklarini, kimilerinin ise cevreyi nasil gozlemlediklerini, kimisinin tanimadigi bir insana ne kadar sicak, kimisinin de ne kadar mesafeli olabilecegini… Fotografik hafizami gelistirme firsatim bile oldu. Cunku bir gecen bir daha gecebiliyordu, ve tekrar onlara karti vermek her ne kadar onlari sinirlendirmese de beni uyuz ediyordu. Bu yuzden daha dikkatli davranarak birden fazla gecenlere sadece gulumsemeye calistim. Onlarin da cok hosuna gitti. Sohbete gelip monoton metronomuyla ilerleyen vaktimin daha hizli gecmesini bile sagladilar saolsunlar. Bu arada Jess’in 3 aydir fistikli kebap aserip sonunda bulabilmis olmasini da hayretle alkisliyorum.

Ikinci gunku is deneyimim ise tepetaklakti. Gerizekali ben, bir gece once, uyku ve yorgunluk sersemi iphone’umu tualette unuttum. Bu sefer kabusa, sabahin korunde uyanmama ragmen, biraktigim yerde bulamadim. Resepsiyona kostum, ama onlarin da haberi yoktu. Bilmedikleri, icinde herseyimin olduguydu, kontaktlar, resimler ve Yol notları disinda, tum Yol planlarımız vs. Tum iyi niyet ve dileklerimle kapiya not biraktim: ‘Merhaba, Dun iphone’umu burada unuttugumda resepsiyon kapaliydi, bu yuzden aksam calinmasin diye benim icin alip, uyaninca resepsiyona biraktiginiz icin simdiden cok tesekkur ederim. Yoksa polisle IMEI numarasindan izlemek durumunda kalacagim.’ Ancak butun gunduz haber cikmayinca, is sahiplerine calismak istemedigimi, telefonun pesine düsecegimi soyledim. Yine de calismami rica ettiler, onları zor durumda birakamadim. Bu sefer de kendimi tiyatrocularin yerine koyup oyunumu oynamaya calistim. Moralim o kadar bozuktu ki, hic birsey yokmus gibi gulmek cok zoruma gitti. Bir taraftan da kafami salakligimdan uzaklastirmak icin bu Turk restorantlarina firsatlar yaratarak gecirdim. Ve onlara is deneyimlerimden yararlanarak sozlu bir kac tiyo verdim.

Dorm’a geri donerken tum yolu iphone’umu bulmak icin dua etmekle gecirdim. Vardigimda Jess’in surati herseyi anlatiyordu zaten, haber cikmamisti. Yikilmistim. Bir kagit kalem alip bu sefer board’a ‘telefonumu getirene 500aud verecegimi ve baska hicbirsey yapmayacagimi’ yazip astim. 2dk gecmeden Jess’in telefonu caldi. Bu aradaki sure o kadar kisaydi ki bir yandan acaba kagidi gormemis olabilirler mi dusuncesiyle Jess kagidi yirtmaya, ben de cocogun yanina gittim. Gordugumde ‘onu oldurecegimi’ soyledim. O da piskin piskin ‘neden ki, calinmasin diye sakladim’ dedi. ‘Peki tesekkur ederim’ dedim, astigimi gormedigini tekrar umarak. Nota yazdigim ‘biliyorum o senin hayatin’ cumlesini sarfedince umutlarim suya dustu, ‘O zaman 500aud’yi de istiyorsun’ demek durumunda kaldim. O da ‘olur neden olmasin ama istersen verme’ dedi. Ben de ‘tabii ki vermek istemiyorum’ dedim. Yedigim pis bakis umrum degildi. Ama evrenle olan hesabimdan dolayi bu kalpsiz insana 100aud verdim ve soklar icinde Jess’in yanina dondum. 2 gundur calistigim tum para gitmisti ama en azindan telefonuma kavusmustum. O aksam esyalarimizi toplayip ayrildik ordan.

First Couchsurfing Experience:

Cleva, 3 gercek cocugu var. Sonradan ogrendigimiz kadariyla bir futbol takimi kuracak kadar da mesru cocugu var. Antropolijist olmasinin yanisira sperm donorlugu yapiyor. Cok tatli ve guleryuzlu bir hippi kendisi. Cocuklari ise ondan bile tatli ve super anlasiyorlar. Ablasina giderken kullandiklari aile araclarini gormen gerek, 1 baba, 2 kizi, 1 kopek:

Babalari da onlarla cocuk olup berabercene cok egleniyorlar. Burada son 1,5 gunumuzu gecirdik ve sayesinde evimiz kadar rahat ettik. Kac gecedir sadece et yemekten bize birsey olmustu ama Jess saolsun 100. gunumuzde bize cok guzel bir sebze yemegi yapti yumyyy. Benim Cleva’ya katkim ise sema ritüelini ogretmek oldu.

Cleva’nin hayali de bir enteresan. Babasi son zamanlarda maden isinden baya para kazanmis, bu yuzden ondan biraz arsa almasini istemis. Hayalinde, tum cocuklariyla birlikte o arsada bir topluluk olusturmak var ve bir kac aya kadar da bunu gerceklestirecegini soyuyor! Kendisine saskinlikla basarilar ve mutluluklar diliyor, bu sehirden ayriliyoruz…

13-16.04.2010 CAIRNS

Darwin’den daha kucuk olmasina ragmen, bence daha cok yapacak sey ve gorecek yer var burda.

Streets of Cairns:

Night Market:

Elbette burdaki Night Market’in, Hindistan ve Tayland’dakilerle alakasi bile olmasa da, bir yilanin bir fareyi gozumuzun onunde yemesi ve Jess’in uzerinde gezmesi gecemizi unutulmaz kilmayi becerdi.

Ayrica marketin onunde bir de Aboriginal galerisi gezme firsatimiz oldu. En sevdigim enstruman olan didjeridunun da en buyugunu gordum burda.

Our Accomodation:

Caravella adli dorm’da kaldik. Gecesine 18 dolar vererek biraz daha tasarruf edebildik ama burasi bildiginiz liseli genclerin yatakhanesi. En buyugun ben olmasindan endise ederken neyseki altimda kalan adam 50 kusur yaslarindaydi. Ve o yasta backpack yapmasina asik oldum diyebilirim. Isvec’liymis ve her sene bazen karisi ve cocuguyla bazen de yalniz backpacker modunda seyahat edermis. Aksamlari resepsiyonda ogretmen / rahibe kilikli 70li yaslarinda bir kadin var ki o da catlak otesi birine benziyor. 23.00’den sonra dorm’da disarda kalan herkesi kovdugundan kil olunabiliyor ama sohbet edince aslinda ne kadar da deli ve yasam dolu oldugunu gorebiliyorsun. Skydiving, bungee jumping.. ne isterseniz yapmis.

‘The Korean Single Night Celebration’

Kore’de her 14 Nisan bekarlar bekarliklarini kutlarmis. Tanistigimiz Guney Kore’li kiz sayesinde hem o gunu kutlama hem de Kore yemegi deneme firsatini edinmis olduk. Gunun geleneksel yemegi olan siyah fasulyeli ve domuzlu bir yemek pisirdi bize. Cok lezzetliydi amma gunun anlam ve onemi daha da bi lezzetliydi bence :)

Sightseeing:

2 modern art galerisi gezdim lalala :)

1. Centre of Contemprary Arts

Burda en cok hosuma giden donation box’lariydi. Tim Burton’in eseri gibi durmuyor mu?

2.Art Gallery

3 katli bir galeri olan bu modern sanat galerisinin ilk katinda Avusturalya’nin en onemli fotograf sanatcilarindan Max Dupain’in fotograf sergisi vardi.

Orta katinda ise video artlar vardi. Sizi sikmamak icin derine inmeyecegim ama cok guzeldi. Merakli olanlarla ayrica notlarimi paylasabilirim (vanessataragano@gmail.com)

En ust katinda ise Glen O’Malley’nin Pet Show adli sergisi vardi. Turlu turlu evcil hayvanlarla sahiplerinin resimlerini cekmis ve aralarindaki gercekci anlara deyinmis. Aslinda hic de mutlu kareler degildi bunlar. En mutlusu gozuken bu rengarenk kafesteki kus bile sonucta hapsolmustu.

RCV – our house in Australia

Burasi bizim 33 gunlugune kiraladigimiz kucuk evimiz. Hosgeldiniz :)

Gunduzleri masamiz aksamlari yatagimiz oluyor. On koltuklarimiz balkonumuz, arka kapimiz ise terasimiz. Kucuk bir mutfagimiz ve buzdolabimiz da var.

Plakasi da guzel bir isaret degil mi? RCV. bu karavanlara RV de deniyor ya R cesi vanessa :) 5m2 olsa da kendisi su an en buyuk askim.

Our house in Queensland / Australia

ilklerlelelalalala:

Day 1 (15.04.2010)

Karavanimizi ilk ben kullandim. Dusun ki 7 metre uzunlugunda bir karavan, direksiyon sagda, vites solda, dikiz aynasi solda, ustune ustluk sen de soldan gitmelisin. Yolun en yavas seridi, senin eski, en hizli seridin. Adrenalinden olsa gerek, butun bu detaylari her zaman yasiyormuscasina, tedirgin bile olmadan mutlu mutlu surdum.

Ilk hedefimiz, evimize buyuk bir marketten (Smithfield / Woolsworth) alisveris yapmak oldu.

Ilk buzdolabimizi doldurduk, sonra da karnimizi. Alisveris sonrasi o kadar acikmistik ki, alisveris merkezinin parkinin ortasinda yemek yemek, hic de garip gelmedi :)

Ilk yemegimiz coktur ozledigim beyaz peynir ve domates keyfiydi. Balsamic sosu da ekledik mi slap slup yummyy.

Ilk istikametimiz kuzey, ama bundan sonra hep guneye dogru gidecegiz.

Ilk gordugumuz beach’ler sirasiyla Trinity, Kewarra, Clifton, Ellis, Wangetti, Turtle Creek, Little Reef, Oak, Pebbly. Paralellerinden, evimizle pufur pufur seyir ettik. Bir insan bile yoktu, bu yuce mavi ile bej birlesimi sahillerin, pudra sekeri kumlarinin ustunde! Sebebi zehirli deniz analari ve timsahlar olsa da, boylu boyunca uzanan bu essiz guzellikler, bu kadar sahipsiz ve sessiz olmasi sebebi ile o kadar cekiciydi ki, karsi koymak cok zor oldu.

Ardindan Port Douglas‘a vardik. Hedef Kitle: A+, 50+. Cok shicti. Fazla kalmadan devam ettik Mossman Gorge’ye dogru. Ancak buranin da sadece onunden gecebildik cunku hava kararmak uzereydi ve kararmadan, evimizi park edecek yeri bulmamiz gerekiyordu. Dorm resepsiyonisti Andre, bize kalmamiz icin Cape Tribulation’i onermisti, ancak nedense bir turlu oraya varamamistik, Baska yollarden gitsek bile hep ayni yere dondugumuz icin, sonunda. tam orada bulunan restorana, parkinda konaklayip konaklayamiyacagimizi sorduk. Saolsun izin verdi.

Ilk gunumuzun biraz zor baslayip zor sonlandigini itiraf etmem gerek. Kiralarken ne soracagimizdan bile habersiz, anlatan kadinin agzinin icine dusmustuk. On camlarin onunde duran demir parcasinin neden var oldugunu sormam, minik bir travma ile sonuclandi. ‘Kanguru carptiginda sizi oldurmesin diye’ demesin mi. Yaaaa ne oldurmesii, ben onlarin kucagina atlayip gezmek istiyorum Avusturalya’yi, olmaz mi?. Butun gun ‘kanguru gorebilirsiniz, dikkat edin’ isaretlerinin her birinde, bir taraftan cok gormek istiyor, ama bir taraftan da kadinin dedigi aklima geldigi icin dilim istedigimi soylemeye bir turlu varmadi, cikmaza girdim :s

Ilk gecemiz ise acikcasi daha da bir fiyaskoydu. Yasam savasi verdik desem yeridir. Elbette kahkahalarla guluyorduk halimize o ayri :) Gazi acamadigimizdan yemek pisiremedik. Neyseki balli fistikli muesli imdadima ziyadesiyle yetisti. Su calismiyordu, ama tualetin yanina park ettigimizden kurbaga ve sineklerle dolup tasan hayvanat bahcesi/tualet, yari ihtiyacimizi gorebildi. Sineklerden kurtulmak icin adeta kolbasti dansi yapmak durumunda kalmak da en acisiydi.  Elektrik harcayip buzdolapsiz kalmak istemedigimizden, el fenerleriyle idare etmek durumunda kaldik. Yemegimizi yedikten sonra zifiri karanlikta yapacak birsey bulamadigimizdan, careyi birbirimize masal anlatmada bulduk. Ben Jess’in masalini sticky rice uzeri dort yaprakli yonca getiren prens ile bagladim. Jess ise benim adimi Vapunzel koydu… sonra da gokten 3 elma dustu. Biri sizin, biri evrenin, biri de bizim, tamam mi?

————————————————————————–

MOSSMAN GORGE ABD BEYOND

Day 2 (16.04.2010)

Gece bu kadar erken yatinca sabahin 6’sinda dikildim tabi. Disari ciktigimda, envai cesit bocegi selamlayip, Jess’in uyanmasini bekledim. Cok da gecmedi, uyandi zaten. Kahvaltimizi ettikten sonra hemen yola koyulduk.

Mossman Gorge – Draintree adli national park‘ta yuruyuse ciktik.

Ardindan bir karavan duragi onunde gazimiza baktirdik. Gazda bir sorun yokmus. Sadece vanayi ters acmisiz, Ha Ha, o an hiç komik degildi. Gidip baska bir parkta sarj olduktan sonra (karavan hayatinin boyle onemli bir detayi var – max her 2 gunde 1, karavani elektirige baglayip sarj etmek gerekiyor. Bir de tabi su depolamak. Yani kendimizi doyurmamiz yetmiyor, evimiz de bizim gibi acikiyor ve yiyemezse devam edemiyor. ) yola devam ettik.

Altin yesil olsa, bu renkte parlayamayacak yesilliklerin arasinda evimiz sanki samanyolu ciziyor. Hic bir yerde durmasan bile, sagli sollu eslik eden yagmur ormanlari, surreal bir cerceve ciziyor.. İcinde ucusan rengarenk ve kocaman kelebekler, altimizdan ara ara akan nehirler, viyadukler, tonsurton daglar, tepeler, vadiler. boylu boyunca envai cesit ve sekil tarlalar, rengarenk cicekler. kat kat bulutlar, hatta gokkusaklari bile… her an bir doga harikasina sahidiz burda. Goz kamastirici enerji icimizi dolup tasiriyor.  yollar, anlar o kadar zevkli ki, hala neden herkesin yanimda olmadigini anlayabilmis degilim.

Her sehir veya mahallede mutlaka en az bir information center bulunuyor. Komisyonla calismadiklarindan en dogru bilgileri de ogrenebiliyoruz. Bir de pasaportumuz var, her birinden bir damga ve kod ad aliyoruz. Sonunda odul var fakat biz o kadar gezemeyiz herhalde. ‘Ama ya cikarsa’ diye de eksik de etmiyoruz hani :)

Ugradigimiz information center’dan bir ‘wine tasting’ kuponu kazanmistik, deneyelim dedik – Mt. Uncle Distillery. Barinda duran tatli adam bize bir marshmellow’lu, bir de kahveli likor denettirdi. Cok lezzetliydi.

Adamla sohbet de oyle basladi. Damadi Turkmus. Kizi, bizim gibi dunyayi gezerken, Izmit’te tanismis kendisiyle. Sonra da ailesinin bekledigi telefon gelmis: ‘evlenecegi adami Izmit’de bulmus’. Hep beraber Izmit’e gidip dugunlerinde ‘oynamislar’. Cok mutlu bir havasi yoktu acikcasi. Turk erkeklerinin kadinlari calistirdigindan, halbuki burdaki erkeklerin tum isleri paylastigindan bahsetti. Yemek ve temizlik islerini kendisi yaparmis mesela.

Aborijinlerin durumunu Ona da sordum. Surekli alkol alip, kizgin olmalarini, tembelliklerine bagladi. Devlet onlara baktigindan artik kendilerini gelistirmek yerine, icip icip sapittiklarini soyledi. En azindan O’na gore sehirdekilerin aciklamasi buymus.

Bugun seyyar evimize biraz daha bir yerlestik. Esyalarimizi yerlestirdik ve son eksiklerimizi aldik. Home sweet home.

Aksam ise Malanda selalelerinin yanindaki karavan kamp’inda kaldik. Buraya bakan adam, aksam vakti, eski bir Sharlo filminden cikmis gibi komik bisikletiyle yanimiza gelip merhaba dedi. Bir de sadece burda yasayan agac kangurularindan bahsetti. Istersek sabah gosterebilecegini de soyledi. Burda bir umit bedavaya kaldigimizi sanmistik ama sabah bu kangurulari gorme niyetiyle, adamin evinin yanina gidince odememiz gerektigini anladik. Ama en azindan butun gece evimizi doyurmus, sorbesini, tatlisini, kahvesini bile vermistik. Afiyet oldu.

———————————————————————————–

A beautiful day of  Waterfalls

Day 3 (17.04.2010) 

 Agac kangurusunu aradigimiz zaman bulamadik ama tam umidi kesip oradan ayrilmak uzereyken, biri bize agac tepelerini isaret etti. Ve oley ilk kangurumuzu gorduk. Upuzun bir kuyrugu vardi. Yapraklardan besleniyormus. Yerim onu ben.

Gercekten degil tabi – deli bu insanlar yaw :p

Yagmur sezonunda oldugumuz icin selaleler siril sirildan ote gurul gurul akiyor. Ilk olarak Malanda selalesini gorduk.

Sonra Millaa Millaa

Sonra Zillie

Ve son olarak Ellinjaa

Bir de yol uzeri ‘cheese testing’ reklami gorup, iceri girip deniyince, keyfimize diyecek yoktu.

Innisfail uzerinden ‘A1/bruce’ adli highway’e baglandik. Dogu yakasini sanirsam hep bu yoldan takip ediyor olacagiz.

Aksam ise Etty Bay‘de sahilde kalmayi umuyorduk. Vardigimizda cok mutluyduk cunku deniz dalgalari ninnimiz olacakti. Rahat rahat yemegimizi yedik, bulasigimizi yikadik. Sinekligimizi bagajimiza takip, arka terasimizi actik.

Tam seriliyorduk ki bir hatun yaklasti. Kamp yapmak yasakmis, geceyi orda geciremezmisiz. Eger istersek arkaya gecebilirmisiz ama orasi da paraliymis. Tuh otesi cunku hava da kararmisti ve ilk kuralimiz karanlikta kullanmamakti. Mecbur olduk, gectim direksiyona, amanin o ne yagmur… selale gibi mubarek. Yine karsimiza hayvan cikacak korkusundan yagmuru kafaya takmadim bile. Sapacak yol bulamadigimizdan baya yol aldik. Cowley beach oku nedense:p cazip ve anlamli geldi, saptik. Zifiri karanlik oldugundan tam olarak nerde oldugumuzu bilmiyorduk ama bir public tualet bulunca hemen yanina park ettik (bu arada bu halk tualetleri kafanizda canlandirdiginizin aksine, Hindistandakilerin yaninda 7 yildizli kalir diyim). Bu gece tasarruf gecesi, evimizi sarj etmedigimizden isik yakmiyoruz. Dolayisiyla yine erkenden yatiyoruzzz.

———————————————————————

On the road – Cowley Beach to Homehill

Day 4 (18.04.2010) 

Ve kalktim yine 6’da. Megersem ne de guzel bir yere…

Kahvalti edip dustuk yine yollara. Neyse ki cok rahatlar. Karavanlar icin yapilmislar sanki. Her daim kamp alanlari ve dinlenme noktalarinin isaretleri var. Ustelik eglenceli de sloganlar bulmuslar, yol boyunca pankartlara yazmislar: ‘Are we there yet?’ ‘How long to go dad/mom’, ‘Still a long way to go kids’. Bir de bunun sert versiyonlari var: ‘Break the drive, stay alive’ ‘Survive this drive’. En acimasizi ise ‘Rest or R.I.P.’ Bunun disinda, eger o yolda kaza yapilmissa, o da yaziliyor, ‘ekstra dikkat edilsin’ diyerekten..

Gun boyunca guneye, Cowley Beach’ten Homehill’e kadar gittik. Ingham ve Townswille gectigimiz buyuk sehirlerdi.

Aksam, ‘Comfort Stop’ denilen bir yerde konakladik. Evimizi sarj etmek disinda hersey vardi ve tertemizdi. Her gece hem esyalarimizi, hem de kendimizi yikayacak mekanlar bulabildigimiz icin cok mutluyuz. Nasil bir rahatlik hissi veriyor, fiyufit. Mutluluktan sirinlerin muzigini soyluyoruz. Kocaman yemyesil araziler arasinda gun boyunca gezince, sirine olmak da kacinilmaz zaten Lalalalalala lalalalala…

comfort zone

Karavanda yasadigimiz icin pek sosyallesemiyoruz maalesef. Ama buranin ortak alani sayesinde sonunda birileriyle tanisabildik. Yanimiza gelen turist bir cift, beraber kitap okuyordu, cok sekerlerdi. Baska bir karavanda, 30 yaslarinin sonlarinda olan 2 kadin, yarattiklari los isikta saraplarini yudumluyorlardi. Jess’in tanistigi baska bir cocugun da hayat hikayesi cok enteresandi. Annesi Hintli, babasi Turk’mus ve fakat O dogduktan sonra cocuk istemediklerine karar verince, Onu bir yetimhaneye birakmislar. Daha sonra Alman bir kadin ile Yunanli kocasi evlat edinmis. O da simdi mutlu mutlu geziyor. Bayiliyorum bu hayata, insanlarla tanismaya lalalalalala…

————————————————————————————

Homehill – Bowen – Airlie Beach – Whitsundays – Proserpine – Mackey

Day 5 (19.04.2010) 

Bugun yine tam gaz yollardaydik. Aslinda Airlie Beach’te kalip Whitsundays’e gitmekti planimiz. Ancak minimum tur 115 aud’den baslayinca ve uzerine de hava kotu oldugundan snorkel goruntu kalitesi dusunce, paramizi daha iyi yerlere harcayalim diye dusunup, ordan da ayrildik. Ama gelmisken soyle de bi gezmeyi eksik etmedik tabi.

Sahil ortasinda deve kervani gormek de bir acayip oldu tabi..

Yeni evlenen ciftin romantik kareleri ise buyuleyiciydi..

Bu arada hani internette resimleri dolasan kalp seklindeki adacik var ya – o burdaymis! Sahsen yeni ogrendim bu heart reef‘in burda oldugunu. Goremedim, o ayri. Gidemiyorsun da zaten. Ucakla uzerinden gecmek icin ise 400aud istiyorlar. Oldu, gozlerim doldu :p Ben de google’larim..

Karavanda bir omur yasanir mi diye dusunurken bugun, aksam kaldigimiz ‘Seewinds’ adli bu yer, karavan parki olmaktan cikmis, insanlarin, daha cok yaslilarin yasam alanina donmus, bize cevabi vermisti. Kimisi barini kurmus onune, kimisi mutfagini tasimis bahcesine. Kaba bir hesap yapinca, elektrik ve su masraflari dahil 500 dolara, sahil kenarinda yasamak hic de fena bir fikre benzemiyor, degil mi?

Bugun yolda gordugum atin uzerindeki 2 kus, masal diyarindan kacmis gibilerdi. Uykuya dalarken onlar geldi aklima. Bir daha ki masal uydurmama onlari da ekleyemeye karar verdim:) Tatli ruyalar size de..

———————————————————————————–

Mackey – Sarina – Marlborough – Rockhampton

Day 6 (20.04.2010) 

23.30’da yatinca tabi yine dikildim ayaga 06.30’da. Deniz kenarina gidip biraz dalgalari izledim, dinledim, icime cektim. Ic sesim yavasladi. Garip ve guzel bir his, sanki pili bitmis bir ses gibi geliyor boyle zamanlarda kendisi, enerjisi ise tam tersi.

Jess uyaninca kahvaltimizi edip ciktik yine yola. Bugun yolumuz uzun ama ilk once bir markete gidip kucuk eksiklerimizi tamamlamak istedik. Jess park ederken ben de turk usulu ‘gel gel’ yapiyordum kenarlara bakarak. Unutmusuz ki bizim karavanin bir de ust kati var, carpmasin mi demirlere. Sigorta paramiz yanmasin diye bir tamircide bulduk solugu. Kimseye soyleme sen de caktirmadan hallettik bi sekil. Ustelik bizden para da almadilar.

Uhuyla yapistirip, 1 saat kadar parkta bekledik. Jess de arada kreplerimizi yapti. Yardimci olan adama bir adet nutellali ikramla ve krepin tadiyla cennete gidip geldik. Bu arada J’nin muthis yemek yaptigindan bahsetmismiydim? Saolsun her ogun bir ziyafete donusuyor. Ardindan da kalanlari o kadar guzel avukadoyla karistirip salata haline getiriyor ki parmaklarini yalarsin.

Simdiye kadar yolda hep ‘tavuzkusu veya kanguru olabilir, dikkat’ isaretleri gormusken, bugun onlara koala da eklendi. E hani nerdelerrrr, gormek istiyorummm ama lutfen ve lutfen kelebekler gibi camin onune atlamasinlar. Gecen gun bir kelebegi istemeden oldurdum diye icim parcalandi ve agladim bile zaten.

Aksam Rockhampton‘a vardigimizda hava kararmak uzereydi. Dun sarj oldugumuzdan bugun tasarruf etmek istiyorduk. Fakat gel gor ki bedava kalacak bir yer bulamadik. Bir ara ormanin ortasinda kalsak mi diye durduk ama bugun tirlarin gectigi gun ve karanlik ve tualetsizlik ve susuzluk hendikaplarinin altinda ezilip, yine kamp alaninda sarj olmaya karar verdik.

———————————————————

Rockhampton – Gladstone – Bundaberg – Harvey Bay

Day 7 (21.04.2010) 

Ne komik siveleri var bu Avusturalyalilarin. Her kelimenin sonuna bi de -ey ekliyorlar. Zaten yuvarlak ve hizli konustuklarindan, cozmek zorken, bir de sonundaki -ey ekini ayiklayip anlaman gerekiyor mate. Sabah gunaydin diyen kadinin ne demek istedigini anlayana kadar kac takla attim. Megersem ‘what a bloody dayey’ degil de ‘what a blowy day’ diyormus. E o zaman oyle desene, ne yuvarliyorsun agzinda lafi teyzecim.

Bugun yine butun gun yollardaydik. Artik iyice kamyoncu kimligine burunmus hissediyorum kendimi. Zaten sali ve persembe gunleri burda tir kamyonlarinin gunu ve anlasilan o ki carsamba gunu de kacamak yapanlar var. Biz de onlar gibiydik. Mazallah :p yollara iyice alistik. Karsidan sirenli bir araba gecince, anliyoruz ki arkasindan 2 seritlik araba gececek, hemen yana cekiliyoruz. Bir ara benzinimiz bitmek uzere bir heyecan yasadik o kadar. Jess kullaniyordu o esnada. Bir 4. vitese takip basiyor, ardindan bosa alip tasarruf ediyorduk. Benzin isigi yandiginda neredeyse daha 60km vardi varacagimiz Gin Gin adli istikamete. Yokus asagilarinda ‘oley’ diye haykiriyor, yokus yukarilarinda ise annemizi cagiriyorduk. Sag saglim vardik neyseki. Ustelik vardigimiz yerin marketinde belki 25 senedir aradigim curly wurly adli cukulatayi da bulunca, benden mutlusu yoktuuu.

2 gundur gereksiz evimizi doyurdugumuzdan bugun kesin tasarruf etmeye kararliydik. Ama kader o ki yine bedava kalacak bir yer bulamadik. En yakin yararlanabilecegimiz yer 30 mil guneydeydi ve git gel degmeyeceginden, buranin en ucuz yeri olan YHA Collonial Village’a geldik ve burdan yarin baslamak uzere 2 gunluk Fraser ada turunu satin aldik. Bir backpackerci icin kolay bir butce degildi. Ama alternatif yollari arastirdigimizda, adaya 4×4 disinda bir aracla gidilemiyecegini ogrendik. Ya 8 backpackerciyla birlikte 3 gunlugune bu araclardan kiralayip, cadirlarda surunup, ekstra yemek parasi odeyecektik. Yada ayni bedeli 2 gunluk tur icin verip, hem tur rehberi esliginde, yatakli, yemekli, havlulu vs kalip hem de bilmedigimiz yerlerde araba kullanma derdinden kurtulacaktik. 2.si daha mantikli geldi. Avusturalyayi arastirirken, burayi siddetle onermislerdi. Umarim deger ama simdilik LP’den okuduklarim zaten yeterince heyecanlanmami sagladi. Dunyanin tek kum uzeri rainforest olan adasiymis burasi ve hatta dunyanin en buyuk kum adasiymis zaten. Neyse onumuzdeki gunler daha fazla bilgi toplayip donerim, ben yatar; Iyi geceler..

—————————————————————-

FRASER ISLAND

Day 8&9 (22-23.04.2010) 

Sabah 06.15de kalkip, hazirlanip evimizi parka cektik. Buzdolapdakileri zaten dun aksamdan dorm’un buzdolabina kaldirmistik. 07.15 kahvalti ardindan da 08.00’de bizi aldilar. 10dk’da marinaya vardik ve 15dk bekleyip bota bindik. Asya topraklarindan sonra zamanlamalar harika!

Varmamiz herhalde yarim saati buldu. Hava cok bulutluydu, gunessiz bir hayatin ne kadar renksiz, soluk ve sonuk olabilecegini deneyimledik bu sabah.

Yaklasik 20 kisi bir otobuse bindik. Hersey muthis organize.. Yurudugumuz alanlarin altini bile boyamislar.

Bindigimiz otobus ise cok eglenceli. Gidemedigi, giremedigi yol yok. Dolayisiyla icinde latin dansi yapar gibiyiz. Adaya 4×4 disinda hicbir arac giremesinin sebebi de bu zaten.

Ardindan yagmur ormanlarinin icine daldik bu akil almaz otobusle. Beach filmindeki Leonarda’nun tripledigi sahnedeyiz sanki. Resmen agaclarin icinden geciyoruz, Oyun parklarindan farksiz, cok zevkliii. Tur rehberimiz anlatmaya basliyor, ah bi de agzini yuvarlamasa.. ama anladiklarim soyle:

Bu agaclarin zemini kum oldugundan kokleri 10m’ye kadar inebiliyor ve fakat cok uzun olamiyorlar. Bir suru kirilmis ve dusmus agac var etrafta. Yagmur ve ruzgar yuzunden zorlanip zemin de kum oldugundan, cok kuvvetli olamayip devriliyorlar.

Yapraklar yola dusmus, yol olmuslar.

Aralarindan yururken, devrilen agaclarin ortasinin bos oldugunu gordum. Sordum. ilk once icten olduklerini ve iclerinin bosaldiklarini soyledi rehberimiz. insanlar gibi degil mi. Bir suru cesit de agac gorduk ve ogrendik.

En cok da okaliptus agaclarini. Burdaki agaclar o kadar kaliteliymis ki basbakan masalarinda kullaniliyormus. Aman ne guzel :p

Adadaki kumlarin % 98’i kuartz. 1973-1975 yili arasinda isleyip burdan baya cam cikarmislar ancak adaya zarar verdiklerinden daha sonra bu islemi ebediyen durdurmuslar.

120km uzunlugunda olan bu adanin maskotu ise Dingo cinsi bir kopek.

Zaten dingo asagi dingo yukari olmus durumda ada. Her yerde ‘be dingo safe’, ‘dingo tour’, ‘dingo aware’ tarzi yayilmalar var.

Kurt ve kopek karisimi bu hayvanlar, bir kac sene once 7 yasindaki bir cocuk dahil bir kac insan oldurduklerinden, 1999’da adada 400 adet varken, devlet kimisini oldurmus, kimisini adadan surmus. Simdi ise 200 adet kalmis adada ve onlari da gozlemliyorlarmis zaten. Onlara yemek vermemiz yasak. Cunku insan yemegi yerlerse saldirganlasiyorlarmis.

1800lu yillarda aslinda aborijinler yasiyormus burda. Butchulla denilen kabile… Bir suru hastalik baslayinca (!!) cogu olmus, cogu da surulmus.

Basbakan Kevin Rud’in aborijinlerden ozur diledigini ve bunun uzerine bir demec yayinladigini hatirlarsin. Simdilerde ise bir duzine kadar kalmislar sadece. Tur rehberine sordum yine aborijinleri – sehirde yasayanlar kadar bos degillermis burdakiler.. ama ‘Sadece eski geleneklerle yasayan bir topluluk kaldi mi’ diye sordugumda, malesef kalmadigini ogrendim. Eski yontemlerle ava ciksalar dahi, yine de buzdolaplarinda sakliyorlarmis yiyeceklerini. Cok fazla onlarla calismadigindan, baska da birsey bilmiyor gibiydi konu ile ilgili :(

Buraya hic kar yagmiyor. Kisin en soguk oldugu zaman 18 derece. Kumlar isiyi ve sogugu cabuk algiladiklarindan, senenin sadece bir haftasi, gece isi 6 dereceyi bulabiliyor, ama o kadar.

Ilk gun rainforest gezimiz disinda, Basin adli bir gole gittik. Burdaki kumlar neredeyse bembeyaz, kar gibi. O kadar ki islak yerleri gri gibi gozukuyor. Golun rengi ise bebek mavisi. Muthisss. Butchullalar bu gollerde torenler yaparlarmis. Onlar icin cok degerliymis. Hic dokunmamislar buralara. Sadece yagmur suyu varmis icinde.

Daha sonra da McKenzie adli buranin en meshur golune gittik. Ilkinden cok daha buyuk ama renkler ve his benzer.

‘Bu gollerde cok fazla besin olmadigindan sadece asid kurbagalari yasiyor. Yuzeye gelen bocek ve sinekleri yiyerek besleniyorlar. Ve fakat su fareleri cogu yasayan balik ve kurbagalari oldurdugunden, cok fazla canli da yasayamiyor bu gollerde.’

Gunes batisini da resmetmeden gecemiyim..

2.gun ise 4×4 otobusumuzle sahil boyunca gezdik. Filmde gibiydik.

En onde oturdugum icin ayri bir zevk aldim.

Maheno adli geminin kalintilarini gormeye gittik. Zamaninda Japonlar carpmis buraya.

Daha sonra Pinnacles adli yere geldik. Kum firtinalari sayesinde peri bacalarina benzer bi goruntu olusmus, saheserdi. Adada bulunan 75 degisik renkteki kumun cogunu gorme sansina da eristik heralde burada.

Adada sadece 3 adet kaya varmis. Bunlarin en buyugunun adi Indian Head. Manzara burdan muthisss. Hafif bir esintinin altinda kisa bir meditasyon cok iyi geldi.

Ardindan ‘sampanya havuzu’ diye adlandirdiklari yere gittik. Pasifik okyanusu dalgalariyla bu havuzlara carptigi icin, icinde kabarciklar olusuyor. Adini bu yuzden ‘sampanya havuzu’ koymuslar. Reklami baya iyi becerdikleri kesin.

Son olarak da buranin en buyuk deresi olan yellow creek‘de kahve ve kurabiye keyfimizi yaptik.

Adada dingo disinda gordugumuz hayvanlar ise soyleydi:

Turda tanistigimiz tum insanlar da cok sekerdi. Simdiye kadar hayatimda tanidigim en ilginc ciftle tanistim. Irlandalilar.

Ama en cok 19 yasindaki Laura adli alman kiz ilgimi cekti. Bu kizin dedesi naziymis ve hatta nazi kamplarinda calismis. Laura, dunyayi gezerken sadece bos bos para harcamak istemediginden, sosyal sorumluluk projesi almis kendine ve Sydney’de yasayan holokost madurlariyla birlikte zaman gecirmis. Annesi, dedesine kesinlikle anlatmamasini onermis ama Laura yaptigindan cok memnun. Bir suru bilgi edindigini ve kendini gelistirdigini soyluyor. O insanlarin da onunla calismis olmasi zor olsa gerek diye dusunup sordum ama hic de olmamis. Tam tersine cok yardimci olmuslar O’na ve cok sevgi dolu davranmislar.

ps. Her ne kadar bu turu abartilmis bulsam da yapmis oldugum icin memnunum. Ama butceniz cok kisitliysa, yapmasaniz da olur derim, sevgi saygilarimi iletirim..

Our house in Sunshine Coast

Rainbow beach + Tin Can bay

Day 10 (24.04.2010) 

Sabah erkenden kalkip yola ciktik. Kac gundur evimizi sarj edemedigimizden, kahvalti etmeden bile, bir sure yol aldik. Birden bir kanguru gormeyelim mi, cok eglenceliii. Cizgi filmden cikmis gibi zip zip zipliyordu, yuppiee.

Ve Sunshine Coast‘a vardik. Ilk duragimiz ‘Rainbow Beach‘. Soyle bir havasini koklayip ciktik, ki zaten cok kucuktu. Bir kac insan balik tutuyor, bir kaci ise surf yapiyordu.

Ardindan Tin Can Bay‘e gittik. Burasi ise bir balikci koyu. Burda da pek birsey yoktu.

Yola devam ettik. Ve vardik Noosa‘ya. Kalacagimiz yere gidip sarj etmeye basladik bu sefer erkenden evimizi.

İnsanlar bu karavan parklarda gecelik degil, senelik kaliyorlar. Bir de ‘cabin’ diye bir konsept var ki, direk portati ev gibi kiraliyorsun. Fiyati biraz daha tuzlu oluyor o kadar.

Bu Yol’larin beni en mutlu eden hediyelerinden.. yanindan gectigimiz bu guzelim tarlalardan aldigimiz taze sebze ve meyvelerimiz yummyyy.. hem de cok ucuzlar. Mesela burdan 10 adet avokadoyu sadece 2 dolara aldik. Ustelik sepeti birakmislar oraya. Sen de parayi koyup, istedigini alip gidiyorsun. Misss.

———————————————————-

Noosa National Park

Day 11 (25.04.2010) 

Sabah uyandim, yuzumu disimi yikadiktan sonra kahvemi yaptim. Aldim iskemlemi, bardakligi da var. Koydum onu oraya. Oturdum cimenlerin ustune, kuslari dinledim. Bir kusun palmiye agacinin uzerine konup salincak gibi sallanmasini izledim. Keyif mi dedinnn. Bu zevki bugun biraz gec cikmaya borcluyum.

 Ardindan Noosa National Park‘a gittik. Muthis zevkliydi.

ilk once sahil boyunca yuruyup, sonra yagmur ormanlarinin icinde kaybolduk.. 5km yol yaptik..

Cesit cesit agaclar, el degmemis yapilar beni benden aldilar. Dogal halinde olan hersey, ne kadar vahsi olsa dahi, cok daha cezbediyor beni icine cekiyor. Aralarinda kaptan magara adami agaci bile vardi. Ben de bu durumda kaptan magara kadini mi?..

Tek derdim hala bir koala gorememek.

Aksam kalacagimiz yeri bulma umidiyle, gunes batmadan yola ciktik.

Bir rest area’da kaldik ki sorma, sartlar baya zorladi.

Hemen uyuduk tabi. Karavan hayati sanirsam boyle birsey, aksam 9’dan sonra cit cikmiyor. Simdiye kadar nereye gidip, nerede kaldiysak da durum bundan ibaret. Yani yine hemen iyi geceler :)

—————————————————————————-

Coolum Beach

Day 12 (26.04.2010) 

Sabah kaltigimda bu yer cok guzel bir parka donusmustu sanki.

Meditasyon ardindan kahve keyfimi yaparken, dun aksam tanistigimiz komsu karavandan 50’li yaslarinda Rodney ile sohbete basladik. Megersem kendisinin bir web sitesi varmis ve orda 15dk’lik meditasyon rehberligi kaydi ve workshop kitaplari satiyormus (www.rodneystoddart.com.au) Her gun sadece 15 dk meditasyonla hayatinin degisecegini garanti ediyor. Degismezse de parayi iade etme sozu veriyor. Boyle bir sitenin arkasindaki yuzle tanistigimiz icin cok memnun oldum. Hep merak ederdim bu arkadaki yuzleri. Gezgin olduguna hic sasirmadim acikcasi. Karavanda kullandigi elektrigi, paneller sayesinde gunes enerjisinden aliyor. En yakin arkadasinin adi Vanessa, kizinin adi ise Cesi. Enteresan bir rastlanti degil mi?

Cok gecmeden gittik Coolum beach‘e. Parkin onundeki skateboard alanlarinda, cocuklar cok guzel atliyorlar. Jessi havada yakaladi onlari :)

Bir cocuk dustu ve kimse yanina gitmedi bile. Herkes kaymaya devam etti hicbirsey olmamis gibi.. Bireyselligin bu kadari da biraz fazla degil mi?

————

Biraz guneslenip Pasifik okyanusuna ilk girisimizi yaptik.

Ruzgar fena esip kumlarin icinde yuzmemize sebep oldugundan, fazla kalamadan ayrildik oradan. Ve sonunda bir Mc Donalds bulup internete girebildik. Başka her yer, saatine 10 dolar istediginden, kendimizce boykottayiz. Burdaki tum Mc Donalds’larda ise bedava wifi oldugundan ancak buyuk sehirlere geldigimizde girebilecegiz gibi gozukuyor. Butun gunu burada gecirdikten sonra, aksam kalmak icin otobanin yaninda bir park bulup, oraya sindik, kihkih :)

—————————————————————————————–

AUSTRALIAN ZOO

Day 13 (27.04.2010) 

Sabah yine erken kalkip yol aldik. Australian Zoo‘ya gittik. Steve Irvin‘in olmeden actigi yer.. Cok da severdim programlarini ve cesaretini.  R.I.P. Steve Irvin, Harika bir yer acmis. Buranin en buyuk ozelligi, cogu hayvanin disarida dogada, seninle beraber geziyor olmasi. Stevo, insanlarin, hayvanlarla icice olursa, onlari daha cok sevip koruyacagi inancini tasiyarak gelistirmis bu sistemi. Herkes hayatindan cok memnun gozukuyor. Bendeeee :)

Ilk once kara kaplumbagalarinin showunu izledik. Daha dogrusu 2 adim atislarini..

Kabuklari solar sistemi gorevi gorurmus!! Gorduklerimiz benimle yasit olmasina ragmen kocamandi ve 200 yasina kadar da yasiyorlar!.

Sonra filleri gorduk. Tayland’dakiler cok daha buyuktu ama bunlar da cok sekerdi. Onlar da bizim gibi gunesten yaniyorlar. Kir ve camur onlarin korumalari. Kulaklarini duymak icin degil, acip kapayarak klima gorevi gorsun diye kullaniyorlar. Korktuklari zaman da bu kocaman kulaklarini aciyorlar ki kocaman gozuksunler. Biz duyamasak da titresim yaparak birbirleriyle anlasiyorlar. Ayak parmaklarinin uzerlerinde yuruyorlar, dogustan balerinler yani :p . Bogumlari sayesinde aralarinda su tutarak, hem soguk kalip, hem de nemlenebiliyorlar. Cok sekerlerrr.

Sonra kosa kosa kangurulari gormeye gittik. Oksadik onlari, yedirdik, delirdik. Cok sekerler. Burada yasayabilirimmm.

Koalalari gorunce, kalbimden vuruldum. Hatta o andan itibaren onlari dusunuyorum. Tatliliklarini anlatabilecek kelime yok! Sarilip kalakalmak istiyorum onlara. Sadece bitki yediklerinden enerjileri yok pek ve bu yuzden gunde 18-20 saat arasi, agaca sarili uyuyorlar. Bana sarilip kalsinlar oyle lutteeeennnnnnn. Poposunu oksayinca da uyaniyorlar. O kadar sekerler ki gercek olduklarina inanamiyorummm. Uyurken hepsinin de ayri bir karakteri var sanki. Birakamadim onlari cok sevdimmmm. Insanin cani sikilsa, bence bu resimlere bakmasi yeter.. Eskiden kuslardi favori hayvanlarim ama bugunlerde koalalar atakta cunku cok fena durumdayim ya baksana fotograflara..

Bu Brolgalar, erkekleri etkilemek icin acayip dans hareketleri yapiyorlar!!

Bu komodo dragonlari ise 11km oteden avlarini dilleri sayesinde koklayabiliyor!

Steve’in ilk yakaladigi timsahlari da gorduk. 9 yasindaymis o zaman, inanamiyorum!!

Tazmanya canavarini da gorduk. Pitbull’un 3 kati isirma gucune sahip!.

Bunlarin disinda gorduklerimiz: amerikan timsahlari, misk kedisi, etobur kuslar, rainforest kuslari (-ki bunlarin hicbiri kafes icinde degildi. Buyuk bir alanda aglarla ortulmusler, rahat rahat ucuyorlardi) ve yalicapkini, iguanalar, kirmizi pandalar, kaplanlar, yilanlar, su yilanlari, su samurlari ve daha niceleri…

Muthis bir gundu anlayacagin! Sen de yap lutteeeeeeeeen.

Aksam Brisbane’in kuzeyinde bir karavan parkinda kaldik. Kocaman bir ailenin bir suru cocugu etrafimizi sardi. Hayatimda aldigim en gurultulu ve en kalabalik dustu. Ama cikista ay manzarasini gorunce tum havam degisti. Ay isigi bulutlara oyle kontor ciziyordu ki, gunduz gunesi sanarsin. Buyuleyici goruntuye bir sure oylece baka kaldim zzz.

OUR HOUSE IN NORTH NEW SOUTH WALES

BRISBANE

Day 14&15 (28-29.04.2010)

Pek fazla gezmedigimiz icin bilir kisinin yanindan bile gecemem ama sabahin 8’inde yola cikip ise gidenlerle otobani paylasinca, Brisbane’in gercek yuzuyle sanirsam tanismis olduk. Trafigiyle, kalabaligiyla, buyukluguyle sehir kelimesinin hakkini cekinmeden verdi. Yine de firsattan istifade, etrafi seyretmek eglenceliydi.

—————————————-

SURFER’S PARADISE 

Day 15&16 (29-30.04.2010)

29.04.2010 – World Wish Day!

Umarim hayirli dileklerinizin hepsi gercek olur!

Surfer’s Paradise simdiye kadar ki Avusturalya’nin en favori sehri oldu benim icin. Umarim sezon yuzunden degildir ama – Muthis sahillerinde turist kalabaligi olmamasi ve sehir modernliginde olup, trafik ve gurultu gibi sehir eksilerini yaninda tasimamasi cezbetti beni.

Beaches

Ilk gun main beach’ten, ikinci gun ise Surfer’s Paradise’dan girdik Pasifik Okyanusuna. Kumlar yumusacik, ancak entresan bir ses cikariyor yururken. Arastirdigima gore kesin ispati olmamakla birlikte, yumusakligindan ve kalitesinden kaynaklaniyormus.

Dalgalar hayatimda gormedigim kadar buyuk ve sertler. Altinda takla atip, her tarafim kum icinde kalinca, buraya neden ‘sorfculerin cenneti’ dendigini de bizzat deneyimlemis oldum.

Our park

Cok guzel bir yer bulduk burda. Hem kucuk bir gol, hem Nerang nehri, hem de bir sanat merkezinin ortasinda. Dolayisiyla, ordekler, baliklar ve kuslarin oldugu gibi, spor yapmaya gelen 7’den 70’e insanlar, ise giden kostumlu beyler, bayanlar, keyfe gelen aile bireyleri, sevgililer, kopeklerini gezdirenler de vardi.

Art

Tiyatrolarin, konserlerin de verildigi ‘Gold Coast Art Center’da sadece 2 sergi vardi. Biri bir fotograf yarismasinin kazanan ve kazanmaya yaklasan adaylarinin cektigi fotograflardi.

Digeri ise ‘ucusan renkler’ adli Queensland Art okulunun 10. senesini kutlama amacli, ogrencilerinin hazirladigi bir sergiydi.

Acikcasi moderndi ama gorulmemis degildi.

Market

Tayland ve Hindistan sonrasi bir hayalkirikligi daha.. ama Cupcake’lere laf yok!

My side of the coin (arka fonda – this mess we’re in by pj harvey)

Tasarruf ettigimiz yani evimizi sarj etmedigimiz gunler, buldugumuz uygun bir yere park ediyoruz. Bu bazen bir otoban kenari olabiliyor, bazen ise deniz kenari. Elektrik, sicak dus ve su yok! Dus, sahil kenarindaki soguk duslarda, bikiniler ustumuzde, sabun elimizde, 10sn’de bir tusa basmak zorunda kalarak halloluyor. Bulasik ise halk tuvaletlerinde, elini yikamaya gelen insanlarin garip bakislari altinda (bazen benim gibi birine rastlamak, buyuk mutluluk sebebi oluyor tabi).

Aynasizligi anlatmiyorum bile ama isiksiz yasamayi ogrenmek de ayri bir tecrube. Sadece bir fenerle idare ettigimizden, bazen ne yedigimizi bile dogru durust goremiyoruz.

Sarji harcamasin diye buzdolabini oyle hizli acip kapamamiz gerekiyor ki, onceden ne alacagimiza karar veriyoruz, onun nerede oldugunu hatirliyoruz, ve sonra hemen AcipAlipKapiyoruz.

Ben ki uyurken hareket eden insan, kucucuk bir uyku tulumunun icinde, birakin hareket etmeyi, mumya gibi uyuyup uyanmak zorunda kaliyorum. Ki toplam 3m2 alanda uyudugumuz icin, dun aksam bi de kafa atarak uyandim kapiya. Ustelik mutfak benim ayagimin dibinde oldugundan ayaklarimi dogru durust uzatamiyorum bile.

Yataklarimiz o kadar fena ki her gun her yerim tutuk kalkiyorum.

Evimiz 7m2, hareket edebilecegimiz alan ise sadece 2m2. Dolayisiyla ikimizin de ayni anda birsey yapmasi imkansiz oluyor.

Camasir yikadigimiz gunler- ki bu da her gun demek oluyor, bu alana bir de onlari sikistiriyoruz.

Marketten sadece ‘bizim’ misali market urunlerini aliyoruz. Disarida hic yemek yemiyoruz. Dun ilk defa starbucks’dan bir kahve ictik – o kadar ki o bile elektroniklerimizi sarj etmek icindi.

4 aydir ilk defa 2 gun once bir sise sarap aldip da ictik – ilk defa.

Otoyol kenarinda kaldigimiz geceler, gecen araba sesleri ve yoldaki bombeler yuzunden, bir ritim gibi lastiklerden cikan sese uyumaya alismak, gibi gibi.

Peki butun bunlara ragmen ben ne hissediyorum? Asigimmm evimize ve bu gezgin hayata. Su an hic bir seye degismek istemem!

——————————————–

Kucuk bir plan degisikligi

Day 17 (01.05.2010)

Sabah bu icacici gole uyandigimizda, kopegini gezdirme amacli buraya gelen bir adamla tanistik. Yuruyen sandalyedeydi. En yakin arkadasinin vefati ardindan, ‘godfather’i yani cicibabasi oldugu cocugunun, bugun ilk dogumgunuymus. Bu yuzden burda kalmis ama bize Nimbin’e gitmemizi onermisti – Mardigrass festivaline!. 1.5 saat yakinindaydik ve zaten bir kac gun sonra gitmeyi planliyorduk Nimbin’e. Kucuk bir plan degisikligiyle hizlica hazirlanip yola ciktik. Yol acayip virajli ama bir o kadar da guzeldi.

Varmak uzereyken polisler durdurdu. Hem ehliyet kontrolu yaptilar, hem de ayak ustu alkol ve uyusturucu testine soktular. Seni bilmem ama sahsen ilk defa uyusturucu testine girdim. Ambalajindan cikardigi plastik aleti bana uzatan polis, uzerinde bulunan 2 kucuk pembe kareyi, kucuk dilimden, dilimin ucuna kadar 2-3 kez surtmemi istedi. Sonra da elimden aldi gitti. 5dk beklenilmesi gerekiyormus. Eger rengi degisirse arabani terkedip baska bir yere goturuluyorsun ki gerisini bilmiyorum tabi. Sanirsam bu testleri bir ben gecmistim ki ardindan herkes uzerimize atladi. Bir kiz gelip ikimizde de ehliyet olup olmadigini sordu. 25 yasinda ama refakatciye ihtiyaci varmis. Guya erkek arkadasi olan refakatcisiyle az once ayrilmis, polisler de, oradan ayrilmasina izin vermemisti. Kucuk bir plan degisikligiyle, Jess, onlara gecti. John lennon’a benzeyen bir baba da benim cama yapisip, 2 oglunu sehre birakmami rica etti. Sehrin merkezine kadar Jess’ler takip etti beni. Benim arabaya gelen cocuklar ikizmis, hic de benzemiyorlardi. 15 yasindalarmis. Nimbin icin cok heyecanliydilar. Demin ki olayi hic yasamamis ya da anlamamis gibilerdi. Onlari merkeze biraktiktan sonra Jess’ler one gecti ve ben takip etmeye basladim. Hizlandilar ve ardindan da yokoldular. Bir sure duz devam ettim, zaten sapacak baska bir yol yoktu. Ama baya yol yapinca artik kenara cekip bir duriyim dedim. Ustelik durdugum yerin adi da ‘Serenity Hills’di. Beni almaya donerler diye dusunurken, gelen giden olmadi. Telefon cekmiyordu. Telepati iyi giderdi. Komplo teorilerine istemsizce baslamisken, kucuk bir plan degisikligi yapmam gerektigini anladim ve Jess’i son gordugum, son goz goze geldigim yere donmeye karar verdim. Sehir merkezine geldigimde Jess yerde oturmus, beni bekliyordu. N’olmustu? Onlar bir yere sapmis ve ben onlari kacirmisim. Bu heyecanimiza daha sonra gulecegimize eminim ama o an karisik duygular icindeydik sanirsam.

———————————————————————————-

NIMBIN MARDI GRASS FESTIVAL

Day 17&18 (01-02.05.2010)

Our Park – day 17:

Evimizi bir parka cektik. Cadir, karavan fark etmeksizin kisi basi fiyat aliyorlardi. Sarj da bulduk evimiz icin sahane! Biraz da kendimizi sarj edip ciktik sokaklara –

The Festivale

– diyemiyecegim aslinda cunku Nimbin bir adet sokaktan olusuyor zaten. Mardi Grass Festivali de 18. yilini kutluyordu bu sokakta. Aslinda sali pazari anlamina gelen Mardi grass burda festival anlaminda kullaniliyor anlasilan.

Ilk olarak 1993 yilinda ‘Nimbin Hemp Embassy’nin bariscil protestosuyla baslamis bu festival. O zamandan beri de marijuhananin legal olmasi gerektigini savunan yaratici aktivistlerin show alani! Dukkan adlari ‘the gorgeous joint’, ‘hemping around’ diye gidiyor… Her kucuk yapinin kendi dunyasi var ama hepsi icinde barisi, gokkusagini, hippie tarzini barindiriyor.

Insanlar ise ayri bir solen. Bu bitkiyi kostum haline getiren veya aksesuar olarak takip giyinen yuzlerce insanin icinde, en populeri, marihujana perileri.

Herkes rengarenk civil civil giyinmis nese saciyor.

Baris mesaji veren insanlar birbirine sariliyor, seker dagitiyorlar. Sarkilar soyleniyor, muzikler caliniyor, danslar ediliyor ve herkes bir mutluluk abidesi sergileyip sevgi dagityor cevresine. Emir Kusturica sahnesindeyiz sanki.

Islerini belli ki baya da ciddiye aliyorlar ki bir suru ulkede canli yayindalar. Sayisiz politik ve cesur mesajlar veriyorlar. En cok da hastaliklara iyi gelmesi antitez olarak savunuluyor.

Sansimiza ilk kombi konvoyunu yakaladik. Kombi dedikleri bu retro VW karavanlar. Hepsinin ayri bir karakteri var, muthis sekerler.

(Zaten ‘wicked’ ve ‘hippie’ marka karavanlar da, bunlarin ozentisi retro modasindan yararlanarak unlenenlerden.)

Kombi konvoyunun ardindan dev bir marijuhana gecti ve herkes ayni anda elindeki sigarayi yakarak bir rekora imza atti. Olmayanlara da icinde baska bir bitki olan sembolik sigaralar dagitildi.

Enteresan bir sekilde aileler cocuklariyla birlikte gelmisler, neredeyse yetiskin kadar cocuk vardi.

Aksam ise gonullu olarak muzik calan bir toplulugu izlemeye gittik. Herkes o kadar ozgur ki, kimisi kendince dans ediyor, kimisi sarki soyluyor, kimisi kahkahalarla o ortama renk katiyor.

2.gun ise Mardigrass Parade’i izlemeye gittik. Oz Buyucusu, Alice, the Grinch de ordaydi sanki. Protestosunu sanatlastirmis cesit cesit topluluklar katilmisti bu gecit torenine ve seyretmenin keyfi bir kenara, yaraticiliklari herkesi hayran birakacak kalitedeydi…

us

———————————————————

Respect to Australian Culture

Ilk olarak bir protestonun bu kadar duzenli, sorunsuz ve baris icinde yapilmasini hayretle izledigimi belirtir, Avusturalya’yi medeniyeti adina tebrik ederim.

Daha buyuk alkisim ise temizliklerine! Herkes kendi copunu ve pisligini temizliyor. Insanlar yere cop atmaktansa coplerini kendi ceplerinde toplayip daha sonra atiyorlar. Yuzlerce insan var ama yerde bir adet cop yok. Ki bu tanistigimiz tum Aussie’ler ve genel tum Avusturalya icin gecerli! Demek istedigim yuzlerce kisinin katildigi festivalde bile durum boyle ya, helal olsun!

————————————————

Our Park and more – day 18:

Hava kararmadan yola cikmak istedik. Ne de olsa, aksam kalacagimiz yer yine belli olmadigindan, bir macera daha bekliyor olabilirdi bizi. Gece yarisi uyanip, Warning daginin tepesinde, gunes dogusunu izlemekti planimiz. Bu yuzden oraya yakin bir yerlerde bir park alani aradik. Sehir disina ciktigimizda, meyva almak icin durdugumuz market sahibi kadin, ‘yakinda hic bir yer olmadigini, ancak dikkatli olursak, gerimizdeki tepeden donup, altindaki kucuk selalenin orda bedelsiz konaklayabilecegimizi’ soyledi, ve fakat gidip gordugumuzde, zifiri karanlik ve tualetsizlik, Jess’in icine pek sinmedi. Baska bir yer de olmadigindan Nimbin’in yakininda gozuken Nightcap national park’in piknik alanina donmeye karar verdik. Bu yolculugumuzda her nedense surekli bir daireler cizip duruyoruz, bir ileri bir geri – sebebini hala anlayabilmis degiliz. Bugun yine oldu, Nimbin’e kadar geri gidip, hatta daha da ilerledik. Parki bulmaya calisirken artik gece karanligi bastirmis, araba farlarimizdan baska bir isigimiz kalmamisti. Onumuzden kangurular, tavsanlar ziplaya ziplaya geciyordu. Halimizden istemsizce cok zevk aliyordum cunku adeta bir gece safarisinin icindeydik. Yol o kadar dardi ki, iki tarafindaki agaclar birlesmis ask yasiyorlardi ve biz ortasindan gecerken, sanki kutsaniyor gibiydik. Daha da ilerledikce vahsi hayatin icine daha da bir girmeye baslamistik. Ve isin kotusu, bu kadar uzaklastikca, karanliga yol aldikca, bir o kadar daha erken kalkip yine karanlikta ayni yollari yapmamiz gerekecekti. Sonunda geri donup Nimbin’de kalmaya karar verdik. Bu seferde bir yokusta uyuyoruz. Umarim sabaha yerde uyanmayiz :)

————————————————————

MOUNT WARNING & Marwillumbah

Day 19 (13.05.2010)

Mt Warning

23 milyon yil once bir yanardag olan bu dag, patlamadan once simdikinin 2 kati yuksekligindeymis. Tabi guya yine Kaptan Cook bulmus burayi ve ismini vermis. Ancak daha once yasayan aborijinler tarafindan verilen, daglarin koruyucusu anlamina gelen ‘Wollumbin‘ adi da hala gecerli sayiliyor. Onlar icin cok kutsal bir dagmis burasi ve sonradan ogrendigim kadariyla, insanlarin tirmanmalarini istemiyorlarmis aslinda. Ilk tirmanan adamin doruga ulasmasi 3,5 gun surmus. Bugun ise en tepeye 4,4km ve 4,4 km asagi olmak uzere bir kac saatte yapilabiliyor.

vanessastateofbody:

4’te kalktik, Avusturalya’nin ilk gunesini goren bu dagda, gunes dogusunu yakalamakti planimiz. Rodney 200m demisti burasi icin. 4.4 km nerde 200m nerde abicim. Ustelik gelismis bir parkur oldugundan, acemiler de uyariliyor. Yani ben, ama yine de sansimi denemek istedim. Gunes dogusunu anca baslarda yakalayabildik. Yagmur ormaninin icinden yuruduk ve yesillik her daim yagmur, toprak ve yukseklik degisimi sebebiyle degiskenlik gosterdi.

Kus sesleri esliginde saatlerce yokus yukari yuruduk. Turkcesini bulamadigim whipwreck cinsi kus ise hayatimda duymadigim enteresan bir sesle surekli gulmemi sagladi. Hazirlikli olmadigimiz icin yanimizda bir bardak su bile yoktu. Yari yolda buldugumuz selale ziyadesiyle yetisti imdadimiza. Gunes dogusunu yakalayabilmis insanlar asagi inmeye baslamisti. Soylediklerinden ne kadar optimist ya da pesimist olduklarini anlayabiliyorduk cunku kimisi ‘daha coook yolumuz oldugunu’, kimisi ise ‘nerdeyse geldigimizi’ soylemisti. Beni en cok sasirtan, sirtinda kocaman bir backpack’le 60 yaslarindaki dedenin arkasina motor takmis bir hizda ruzgar gibi gecip gitmesiydi.

Halbuki bana o kadar fazla gelmisti ki neredeyse sikayet edip donecektim. Yilamadim devam ettim. Tam sonuna geldigimizi sanarken karsimiza hadi 90 olmasin ama neredeyse o derece dikliginde bir dag daha cikti.

Daha once hic daga tirmanmadigimdan basta cekindim ama oraya kadar gelmisken yapmamak olmazdi. Jess onden yol aldi. Hala onu gorurken sordum nasil diye. Zor ama 10m kalmis oldugunu soyleyince basladim cikmaya. Demire tutunaraktan yavas yavas tirmandim. Zor olan yerlere oyuklar da acmislar, fena gitmiyordum. Arkamdan bir cift gelmeye basladi. Neyseki onlar da yavas oldugundan hizlanip stres olmak zorunda kalmadim. Ama yol bir turlu bitmek bilmedi, 10m degil en az 20m daha tirmanmistim. ‘Jeeess’ diye seslendim, ancak ses cikmadi. Arkamdaki cifte baktim, onlar da yoklardi. Yemin ederim o anda yukaridan acayip bir isik geldi. Tekrar Jess’e seslendim, tekrar arkama baktim, bir tek ben vardim. Olmus ve cennete mi gitmistim acaba? Tam oyle bi an’di cunku. Doruga vardigimda ise bulutlarin icinde oldugumuzdan hic bir sey goremedik. Sonucun degil Yol’un onemini anlatiyordu manzara ..

Acikcasi bunu yapabilmis olmak da yetti bana. Sonsuz tesekkurler…

Bu arada asagi inmek de ayri bir maceraydi. Oryantasyon dengemi birfiil yitirdim. Geri geri gitmemiz gerektiginden ve cok da dik oldugundan, duz yerde mi yuruyorum, egiliyor muyum, dikmiyim, ne oldugumu sasirmak baya eglenceliydi. Inmek, daha bir kolaydi tabi. Ustelik ucunda su ve kahvalti vardi. Toplam 8.8 km yol yaptik bugun. Yorgunlugumun altinda bir yerlerde kendimi cok iyi hissediyordum.

—————————————————————-

Marwillumbah

Burayi onerenler oldu. Belli ki cok da tatli bir kasaba. Reggae kulturu de ugramis gibi. Ancak kalacak yer bulamadigimizdan ayrildik ordan.

Our Park

Yine high way uzerinde bir rest area’da gecirdik geceyi.

Ertesi gun butun gun yagmur yagdi, biz de ev keyfi yapalim dedik. Kitap, muzik, sohbet… Uyku tulumlarimizi da yorgan haline getirdik, mis. Bir dvd’miz eksikti. Ama onun yerine buzdolabi patlak verdi. Maalesef su akitmaya baslayinca, bir parka sarj olmaya gitmek zorunda oldugumuzu anladik. Byron bay cok yakin ve zaten bir sonraki istikametimiz.

——————————————————————-

BYRON BAY

Day 20-29 (04-11.05.2010)

Simdiye kadar sordugum herkesin favori mekani Byron Bay. Kiminin Avusturalya’da, kiminin dunyada!. Merak ve beklenti, istemsizce doruklarda. Neyse ki Byron Bay, karsilamayi beceriyor ve benim icin de ‘Avusturalya’nin favori sehri’ konumuma oturuyor.

Modern, temiz, kaliteli hatta en guzelini yasamak icin, sehir hayatina hic mi hic ihtiyacin olmadiginin kaniti Byron Bay’de, 2 katli bir bina bile yok ama isteyebilecegin hersey elinin altinda. Cok daha bohem ve samimi.

Ustelik gunes batisi ardindan her gece sokakta muzik caliniyor, jam yapiliyor, deniz kenarinda muthis bir ortam kuruluyor. Her gun farkli bir muzik tarzina yer veren bu guzellik, hem insanlarin bir araya gelmesini sagliyor, hem de muzik yapanlarin kendi reklamini yapmasina olanak sagliyor. Ilk gun cok tatli bir kadinla tanistik. Yaninda getirdigi bir suru gercek ve oyuncak enstrumanlarini herkese dagitti. Dogaclamaya sayesinde biz de katilabildik boylece. Batan gunesi ugurlarken, bir yandan dans ettik, bir yandan muzige eslik ettik, an’in guzelligiyle kendimizden gectik.

sunset jamming 3

Ve boylece Bir gun batimi favorisi klasigi daha yasanmis oldu :) !!.

Buranin yerlileri, bugunlerin eski gunlerle kiyaslanamaz oldugunu, maalesef cok degistigini anlatiyor. Eskiden daha cok hipiler yasarmis burda. Onlar sayesinde sokakta her daim muzik yapan, dans eden, baris mesajlari veren guzel insanlar olurmus. Actiklari standlarda, yaptiklari sanatlarini satarak hayatlarini kazanirken, devlet/polisler onlari kovunca, careyi gitmekte bulmuslar. Cogu Nimbin’e, bir kismi ise Marwillumbah’a… Biz ise sadece kalintilarini gorduk. Neredeyse orda oldugumuz her gun bedava yemek/bira dagitildigina sahit olduk.

Byron’a ait baska bir favori karem ise: Cimene yatarken gitar calan ciplak ayakli hipinin, burnuna kadar kapattigi sapkasi sayesinde tek acikta kalan guzel dudaklarindan cikan o guzel ispanyolca melodi – ‘oh mama’..

Maalesef henuz sorf yapmayi bilmiyorum ama asil sorfculer icin dunyanin en guzel yeri diyorlar Byron Bay icin. Yunuslarla birlikte dalgalarin icinde dans etmekten daha guzel ne olabilir ben de hayal edemedim gercekten.

Elbette ilk Aborijinler yasiyormus burada. Toplanma yeri anlamina gelen Arakval adini vermisler bu bereketli topraklara. Guya yasadiklarina dair az bir kalinti biraktiklarindan, Kaptan Cook 1770’de gelmis, seyir subayinin ismini koymus.

Byron’in ikonu ise ‘lighthouse’.

Avusturalya’nin en dogusunda olan bu deniz fenerinde, keyifli bir gun batimi daha…

easterly vj

——————————————————–

Cultural Events in Byron Bay

8 Mayis’ta bir athlethon duzenlendi. Oyle bir kalabalik vardi ki sehirdeki herkes bu sahilde gibiydi. Yuzme ile baslayan tur, bisiklet ile devam edip kosu ile bitecekti. Bazi yarisanlar solo, bazilari grup olarak katiliyordu. Basini izleyip ciktim.

Sonra da Byron Convention Center’da duzenlenen ‘Harmony Day’ festivaline gittim. Ilk gosteri ‘aboriginal dancers’ adi altinda, bir aborijinle bir beyaz adamin yaptigi muzik ve dans gosterisiydi. Beyaz adam olayi gerceklikten uzaklastirdigi icin, basta show’dan biraz sogusam da, sonradan anladim, Byron’da yasayan beyazlarin koklerini anma islenmis. Geleneksel aborijin dansi daha cok ordek, kus, inek, fil gibi hayvanlarin hareketlerini andiriyordu. Bir beyaz adam muzigi yaparken, aborijin dans ediyor, bir aborijin muzigi yaparken, beyaz adam dans ediyordu.

Hint dansi da cok etkileyiciydi. Geleneklerinde kadin gunu oldugundan, ‘feminine power’ – ‘disi guc’u konu almisti. Hareketlerinin zarifliginin yarattigi cekim gucu, baska bir yere bakmana imkan vermiyordu. Mimikleri ise dansini ve beni bambaska bir yere tasimisti…

Final dansi olan Afrika dansi ise hic sasirilmayacak bir sekilde beni ama belki de hayret edilecek bir sekilde tum salonu ayaga, dansa kaldirdi. Birbirlerine mesafeli diye bilinen yerliler, tam tersine cok da sicak gozukuyorlardi.

————————————————————

Whites Beach

Aslinda pek Byron’in icinde degil, yaklasik 1 saat guneyinde, Broken Head’in hemen asagisinda bu dunya harikasi yer. Sahsen simdilik ilk 5’ime girdi sahiller siralamamda. Gittigimizde sadece biz vardik ve ben gordugum manzaralarin buyusunden yine sarhos olmus, agzim acik geziyordum.

pur chanje

Bu issiz, sanki henuz kesfedilmemis sahilde, kayalar ve dalgalar sayesinde kucuk havuzcuklar olusmus, her yonden gelen dalgalar, iclerinde jakuziler yaratiyor. Gozumun onunde dans ediyor akintilar. Rengarenk istiridye ve midyeler, bu saheser yeri kesfetmis, haliyle kayalara yapismis birakmiyorlar. Dalgalar sayesinde kayalarin uzerlerine ziyarete gelmis kumlar, birlikte muthis bir renk olusturarak sevisiyorlar. Agaclar topragin dikligine aldirmayip dimdik duruyorlar. Bunlar gercek ask degilse ne, ben bilmiyorum.

——————————————————-

The Channon Market

(Byron’in 2 saat kadar batisinda)

Her ayin 2. pazari duzenlenen bu market icin ‘Avusturalya’nin en iyisi’ demislerdi. Buyuk oldugu kesin ama uzak dogudan sonra yine meh. Yalniz, degisik bir taktik gelistirmisler, baya ise yariyordu. Ailelerin cocuklari satiyordu mallari, veya muzik caliyorlardi. Boylece hem daha cok ilgi cekiyorlar, hem de kucuk yasta sorumlulugu ogreniyorlardi.

—————————————————————-

A Glimpse of Sydney

Day 30 (12.05.2010)

4 Haziran’da Bali’ye ucacagiz. Bu yuzden bugun Endonezya vizesi almak icin Sydney’deki konsolosluga gitmek uzere bir kac saatligine Sydney’e ucup donduk. Elbette sehirle ilgili deneyimlerim henuz anlatmak icin yeterli degil ama yine de yasadigim 2 guzel olayi paylasmak istiyorum.

  • Havalaninda guvenlikten gecerken, tatli adam cantami karistiriyordu. ‘ o var mi, bu var mi?’ sorularinin ustune bir de ‘you got smiles on your bag?’ deyince, icim disimi bile isitti saolsun :)
  • Otobusle konsolosluktan donerken, bir aborijinle tanistik. Darwin’dekilerin aksine cok yardimci, cok konuskan ve ustelik de calisiyordu. Malesef son anda aborijin oldugunu ogrendigimizden fazla muhabete giremedik ama onlar hakkindaki deneyimlerimi biraz olsun degistirebildigi icin mutluyum.

———————————————————————

Southern Oracle Festival

Day 31-35 (13-17.05.2010)

Aslinda ‘anlatilmaz yasanir’ bir tecrubeydi. Kelimelere hapsolmak cok sinir ama deneyecegim.

Katildigim en iyi festival olmasinin yanisira artik festival kavramimin boyutunu degistirdi kendisi. Buyuklugunu rakkamlarla anlatamiyorum cunku hic bir yerde yazmiyor ama tum park orman’i dusunursen, onu en az 20 ile carp.

Bir pistten diger bir piste gitmek minimum 20 dk. Geceleri ama bu iskence oluyor cunku -5 derecede, bana ait olan tum esyalarimi uzerime giymis olmama ragmen, ancak yakilan bir atesten digerine durmadan gidebiliyordum. Eger atesler yakilmasa, olebilirdim diye dusundum. Ates korkumu burda tamamiyle yenip sevgiye hatta aska donusturdugume de inaniyorum.

Cok guzel ruhlarla tanistim. Sanki daha once taniyormuscasina. Bir tanesinin adi Laviras. 40’li yaslarinda. O kadar guzel ki ici, disi, yansimasi… Arkadasi Milus’un enerjisi, metreler oteden hissediliyordu. Periler de vardi yine, herkesle tanisip, sariliyorlardi. Ve tatli hipiler… bu sogukta hala nasil ciplak ayakla durabiliyorlardi?

Gosteriler nefes kesiciydi.

Shaman atolyesine katildim bir saat.

Dj’ler o kadar egosuz ve mutevaziydi ki hayran kaldim. Ayrica hepsi sadece kendi produksiyonunu caliyordu.

Avusturalya’nin alternatif kesimiyle tanistigim icin cok memnunum. Orda yasadigim her an ‘keske bu anlari hic unutmasam’ diyordum. Keske mumkun olsa…

MY HOUSE IN SOUTH NSW

SPRINGBROOK NATIONAL PARK & NATURAL BRIDGE

Day 37 (19.05.2010)

 Bugun Jess’le ayrildik. O baska birinin karavanina gecti. Ben ise evimizle tek basima devam etme karari aldim. Yolunuz acik olsun canim yol arkadasim. Her gun daha mutlu ol, mucx.

Springbrook National Park

Dun aksam Advancetown’da bir karavan parkinda kaldik. Springbrook Ulusal Park’ina ulasmam yaklasik yarim saati buldu. Avusturalya’da gittigim neredeyse her ulusal park gibi, burasi da bir dunya mirasi (world heritage) olmus ya da olma yolunda.

canyon outlook

20-30 milyon yil once Avusturalya, Antartika’dan ayrilip kuzeye dogru suzulurken, dunyanin en sicak yerlerinden birinin uzerinden gecmesiyle, Warning daginda, volkanik hareketlenmeye sebep olmus. Bu patlama ardindan olusan kalkan seklindeki yerkabugu kabarmasinin icinde bu koca orman.

Dusunsene seneler once bu topraklarda dinazorlar dolasiyordu!

Yakin gecmiste ise ‘Yugambeh‘ adli aborijinler yasiyormus burda.

Springbrook Ulusal Park’i, bir yagmur ormani olmasinin yani sira bir suru yuruyus parkuruna, selaleye, gozetleme yerine ve piknik alanina da ev sahipligi yapiyor.

Mesela ‘best of all’ gozetleme yeri sayesinde, az once bahsettigim kalkan seklini gorme firsatina sahip olabiliyorsun. Soldan saga Queensland & New South Wales sinirini, Coolangatta’yi, Tweed Heads’i, Talebudgera dagini, Cougal dagini, Kingscliff’i, Marwillumbah’i, Byran koyunu, Pasifik okyanusunu, Nightcap adli ormani, Chillingham’i, Warning dagini, Nardi dagini kapsayan bu akil almaz manzara, mercek yetmezliginden 3 karede gelebiliyor:

Asagida gorulen Purling Brook selaleri 106m’den akiyor. 3 gunde 873mm yagmur yagmasiyla olusmus.

purlingbrook falls

Bu guzelligin adi ise Rainbow. Yarattigi isik yansimalari sayesinde adini almis. Kendisi 60m’den aramiza katiliyor.

Blackfellow selaleleri use 3uz ve 180m yukseklikte.

Selaleler ne kadar yuksekte yani ne kadar guclu olurlarsa, o kadar oksijen saglayip, cevresindeki canlilari o nebzede besleyebiliyorlar. Goremedim ama cogunun altinda orkideler yasiyormus.

Yerden 40m yukseklikte olan bu ikiz selaleler ise 88’deki Easter firtinasi sayesinde olusmus. 5 gunde 1000mm yagmur yaginca 1m dalga da gucunu gostermis.

Aksamlari buradaki bazi mantarlar parliyormus, bunlar onlar olabilir mi acaba?

——————————————————————————–

Natural Bridge

23 milyon yil once bahsi gecen yanardagin patlamasi ardindan, akan lavalarin soguyup sikismasi sayesinde olusan bu guzellige geldigimde, hava henuz kararmamisti. Burayi meshur yapan, bu yagmur ormanlarinin icinde bulunan magarada yasayan atesbocekleri. Haliyle sadece gece gorunuyorlar.

Zifiri karanlikta yolu ve sureyi onceden belirmelek adina, ilk once gunduz gozuyle bir tur yaptim. Muthis zevkli bir yol. Agaclar sadece cesit olarak degil, kendi iclerinde, her bir kac metrede farkli yesilliklere yer vererek, ortami buyulu hale getiriyor. Hayatimda gormedigim yukseklikte agaclar, neredeyse ucunu goremedim. Cok ihtisamlilar. 2 tane vombat, kanguru ve enteresan baykuslar da gordum laylaylommm.

Aksam turunda, kucuk el fenerim ve ben, ormanin ortasinda basbasa yururken, korku yerine bundan zevk aliyor olmak beni daha da bir keyiflendiriyordu. Magaraya vardigimda fenerimi kapadim. Onceki turumda, bu hayvanlari gorebilmek icin isiksiz bir ortam saglamalarina yardimci olmam gerektigini okumustum. Magaranin icinde bir suru yildiz vardi sanki. Hemen yanindan da, gokyuzundeki yildizlari gorebiliyordum. Onlara bu kadar uzaktan ve hayvanlara bu kadar yakindan bakarken bir farklari yok gibiydi. Oturdum bana yakin olan bu yildizlari seyire ben de. Bir yandan da selale sesi, mmmmmmm. Bir’ligin buyusu.. bir tanesi kaysa sasirmayacaktim. Sonra da evime donup hayallerle guzel bir uyku cektimmzzz.

———————————————–

v’stateofsoul

Belki sen de okumusundur, gecen sene Bilim Teknik’te cikmisti bu haber – Yanardaglarin aslinda doga icin ne kadar yararli ve gerekli oldugu. Yapay yanardag yapmaya niyetlilerdi, global isinmayi yavaslatmak icin.

Milyonlarca yil once burada olan patlama sayesinde, burdaki daglar, nehirler, selaleler, magaralar, subtropik yagmur ormanlari vs. olusmus.

Doganin ying yang’i..

‘Iyi’nin ‘kotu’nun bir olusu..

biz de doga gibi bir’iz, atesbocegiyiz, yildiziz, farkindaliginda oldugumuzda, daha az stres, kizginlik, kirginlik yasayacagimiz da bir gercek..

‘Uzaktan ahkam kesmesi kolay’ pozisonunun altinda oturuyor olabilirim. Kizma, sadece birlikte hatirlayalim. Bir ofkeye, bir korkuya, ego kurbanligina bir anda kapilip gitmek ne kadar gereksiz ve yanlis. ‘Practice makes it perfect’. Sehirde insan daha cabuk unutuyor, haklisin. Hayatimizin yaptigimiz secimler dogrultusunda sekillendigini de unutabiliyoruz. Dusunmemize izin verdigimiz konular, gerceklerimiz oluyor. Lutfen bilincli olarak bunlari biz secelim. Dumeni birakirsak, tehlikeli sulardan kim koruyacak ic sesimizi? Lutfen her hucremize isik getirmeye calisalim beraber. Kurban rolunden her dusuncemizi serbest birakalim artik. Neye tutundugumuzu gorelim ki birakabilelim. Farkinda olalim ki sorumlulugu, kafamiz dik sirtlanalim. Etkilendiklerimizi kendimiz secelim ki daha uyanik ve saglam adimlar atalim, sadece sevgiyi besleyelim hucrelerimizde.

Ha konusuyorum da yapabiliyor muyum (?!) calisiyorum, ugrasiyorum. Elbette daha bir suru duvarlarim, inatci kaliplarim, yapismisliklarim var. Hala daha ne kadar sanmisliklarim, goremediklerim, varligindan bile bihaber olduklarim var. ama Yol da cok sukur cok guzel, Herkesi, herseyi ve daha onemlisi kendimi oldugum gibi kabul edip, sadece sevgi yolunda ilerlemeye niyetim var!. Cunku biliyorum ki zaten, kizdiklarim, kendimde kabul edemediklerim ya da zittima ittiklerim. Hepsi var. Farkinda oldugum surece, cok daha mutlu bir insanim. Cunku ancak o zaman ozgurce kendimim. Ve ancak o zaman gercek huzur icindeyim.

Evrenden idrakimizin acilmasini diliyorum. Bunu en icten hucrelerimde hissederek haykiriyorum. Eger hala ayni frekansta kalabildiysek, ne guzel, daha nice acilimlar diliyorum hepimize. Sevgiler..

—————————————————————————–

ABORIJINLER / Marwillumbah & Tweed River Art Gallery

Day 38 (20.05.2010)

Marwillumbah:

Sabah her zaman oldugu gibi gunesin dogusuyla erkenden uyandim.

Rotama bakarken kahvemi ictim, kahvaltimi ettim. ‘Yol beni gotursun’ diyerekten koyuldum yola. Chillingham adli kucuk ama cok seker, girisinde yazdigi gibi de cok dogal olan bu kasabada, biraz resim cekmek icin, biraz da dogayi koklamak icin durdum.

Sonra yol ikiye ayrildi. Ya dun geldigim Nerang ya da Marwillumbah oklarindan -mantiken Marwillumbah’i sectim ve turist otoyolundan devam ettim. it’s beautiful daaay muzigimle, evimi muthis doga manzaralarina surerken aska geldim.

‘Sebze satan tarlalarin birinde durup keske bir koyluyle muhabbet etsem’ diye dusunurken, self servis muz satan bir kulube gordum. Cesit cesit muzlari, 2kgi da 2aud olunca, 2kg alma niyetinde sepeti doldurmaya calisirken, kucuk bir traktorde yasli bir adam belirdi. Merhabalasmamiz ardindan sohbete basladik. Aslinda herkesin odeme yapmadan gittiginden sikayetciydi ama sohbet sonunda hediye bir suru muz vermeye kalkisti muzcu amca. Uzerine seker otesi bir sekilde ‘yok almam, yok sen bu parayi al, yok o zaman sen bu muzu al, yok almam, yok ben almam’ tartismasi yaptik. Ben de gun boyunca dagittigim insanlara, bu tatli amcanin hediyesi oldugunu soyledim.

Marwillumbah’a vardigimda market ihtiyaclarimi hallettikten sonra ilk olarak kendimi bir kutuphaneye attim. Cunku anlasilan aborijinler hakkinda baska turlu bilgiye sahip olamiyacaktim.

——————————————————————-

Aborijinler:

Bilgi eksikligini ‘zamaninda aborijinlerin hic bir kayit tutmamasina’ baglamak istiyorum. Ama diger yandan, Aussie’lerin tarih derslerinde aborijinleri okumadiklarina da pek bir anlam veremiyorum. Simdiye kadar nereye gitsem, kime sorsam bihaberler. Kutuphanelerde bile durum boyle, dusunsene. Neyse… bulduklarimdan ozetlediklerim soyle:

‘Dreaming / Dream time’ diye adlandirdiklari doneme ait yazili bir kayit yok. Sarkilari, kaya ve tas boyamalari, danslari ve anlattiklari hikayeler sayesinde tarihleri, olabildigince yasayabilmis.

Yasam tarzlari: akisinda, asla aceleci degil… Zaten Avusturalya’nin dogasi o kadar elverisliymis ki, acele etmelerine gerek de yokmus. Yemekleri yani avlari, evleri yani kulubeleri insa etmek icin gerekli olan malzemeler bolcaymis. Dolayisiyla sanatlarini gelistirebilmek icin de bol zaman bulabilmisler.

Dogayla ic ice olduklarindan ve kendi yiyeceklerini kendileri avladiklarindan, vucut yapilari atletik ve gucluymus.

Herkesin ayri bir totemi varmis. Genelde bir hayvan ya da yesillik olan bu totemi yemezlermis. Digerlerinin de buna saygi duymasi beklenirmis.

Aile degerleri onemliymis onlar icin. Tum amcalarin, dayilarin ‘baba’ sayildigi gibi, teyze ve halalar da ‘anne’ olarak sayilirmus. Onlarin cocuklari da hep kardesleri olarak benimsenirmis.

Cocuklara cok iyi bakilir, yasam kosullari hakkinda hikayeler anlatilirmis.

Kadinlar yesilligi cok iyi tanirmis. Hayvanlarin derisini onlar soyar, yemegi onlar yaparmis. Cocuklardan da daha cok onlar sorumluymus.

Erkekler ise buyuk bas hayvanlari avlamakla gorevliymis. Silahlari da onlar yaparmis. Kurallari ve cezalari da koyan erkeklermis.

Giyim diye bir sey olmadigi icin sadece silahlarini tasiyabilmek adina kemerimsi birsey takarlarmis.

Kabul toreni: Erkekler 5 asamadan gecermis. Ilk kademe cocukluktan erkeklige gecis olarak kabul edilirmis. Son kademeye ise herkes gelemezmis ama gelebilene de buyuk saygi gosterilirmis. ‘Clever men’ (akilli adam) derlermis onlara.

Evlilik gorucu usulu ile olurmus. Kiz ergenlik yasina gelince, sozlestigi erkek eger inisiye edildiyse, onun kabilesine gecer, evliliklerini simgelemek adina sol kucuk parmaklarini keserlermis.

Kadinlarin saclarinin agarmasini da ayri bir seremoni ile kutlarlarmis.

Olduklerinde gomulurlermis.

Muzik: Boomerang ve saksaklari birbirine tokusturarak yaptiklari muzige herkesin katilmasi beklenirmis. Kanguru ve opossum derilerinden yaptiklari vurmali aletler de eslik edermis onlara. Enstrumani olmayan ise ya sarki soyler, ya mirildanir, ya alkislar, ya ayagi ile topraga vurarak ritme katilir ya da dizlerini doverek eslik edermis.

Sanat: Vucut dekorlarindan iskemle boyamaya kadar farkli mekanlari susleyen aborijinlerin yaptigi tum eserlerde bir mana varmis. Totem desenlerini de cizerlermis ama sonra herseyi yakarlarmis ki sadece inisiye edilenler gorsun.

Ve maalesef sonunda ayrimciliga ugrayarak, kendi topraklarindan kovularak ya da dislanarak yokolmaya mahkum birakildilar!!

‘Those who forget the past, are condemned to repeat it!’

– bir aborjn atasozu

——————————————————–

Tweed River Art Gallery

Ardindan Tweed River Art Gallery’e gittim. Burda 3 adet sergi gorme firsatim oldu.

1. (time travel / reimagining the past:) Cok da eski bir tarihi olmayan bu insanlarin sanki gecmislerini arayisini resmediyordu bu sergi. Sanatcilar, gecmisle gunun bir bagi olup olmadigini, insanlarin karakterlerine ne kadar yansidigini sorguluyordu. Gecmisin, ‘insanlarin aklinda kalan ve dolayisiyla belki de kisilere bagli olarak degisen bir zaman dilimi’ olabilecegini de izliyecilere hisettirmeye calisiyorlardi.

2. (after moonrise:) Sarah Harvey, kucukken okudugu bir kitabi tekrar okuyarak, aldigi ilhami resmettigi bu sergide, farkli cizim ve produksiyon tekniklerini kullanarak, hissettiklerine de katman katman ayna yapiyordu.

3.(operation art:) Hasta cocuklarin yararina hazirlanan bu sergide toplam 665 okuldan, yuvadan liseye tum ogrencilerin katildigi resimler sergileniyordu. Sergi New South Wales’i gezdikten sonra bir cocuk hastanesine kalici olarak bagislanacakmis.

—————————————————————–

My house in Nightcap National Park:

Aksam evimi bu koca ormanin Manyan selalelerine bakan cephesine park ettim. Bundan sonra mumkun mertebe milli parklarda kalmak istiyorum. Doganin icinde yildizlara bakarak uyumak ve sonra da sabah yuruyusu olarak ormanin icinde kaybolmak istiyorum.

Evimi ates yakmis bir cocugun yanina cektim. Sayid, Iran’li, benim yaslarimda, artik evine donme arzusunda, dunyayi son kez geziyor. 3 ve 5 yaslarindaki cocuklari ve italyan sevgilisi onu Almanya’da evlerinde bekliyorlar. Donusunde artik evlenme teklif edecekmis. Zaten bu yolculuga cikmasindaki amac da, bu hayati son kez yasayarak ‘hoscakal’ demekmis. ‘Into the wild’ filmine konu olan adamin kafa anlayisindaydi Sayid. Yemeklerini genelde avliyor, doganin icinde yasiyor. Hamagi sayesinde buldugu herhangi bir agacta uyuyor. Aslinda oldugu kisilik de bu ama artik aile kurmak istediginden degismesi gerektigine inaniyor. Arabasinin on caminin 2 kere patlamasina tutunmus, artik donme zamaninin da geldigine inaniyor.

Bana ates yakmayi mutlaka ogrenmem gerektigini soyledi. Nasil yapilacagini anlatirken sabir gerektirdigini farkettim. Ilk once kucukleri yakarak, daha kolay sonuca ulasabilecegimi, ancak cok sikisik da yapmamam gerektigini cunku hava almazsa yanamayacagini anlatti. Doga yine birseyler anlatiyor anlasilandan anlayana..

Sayid, daha sonra gece karanliginda doganin icine girecegini, eger ses cikarmazsam ve istersem, onunla gidebilecegimi soyledi. Zifiri karanlikte ses cikarmamak! Kendimden emin olamadigimdan, onun deneyimini mahfetmek istemedim ve gitmedim. Donunce sordum, zaten bu gece birsey de gormemis. ‘Birsey kacirmamisim oley’ rahatligiyla uyudum ben de.

————————————————–

NIGHTCAP NATIONAL PARK MINYON FALLS

Day 39 (21.05.2010)

Widjabal Clan adli aborijin kabileye aitmis buralar zamaninda (min 6000 yil once). Kabile, spirituellikleri ve iyilestirmeleriyle taniniyor. Elbette sonra beyaz adamlar da el koyuyor. (Adil bir sekilde bunu buraya yazmayi eksik etmemisler neyseki.)

 Sabah uyandigimda yagmur baslamisti. Minyon selalelerine gidis-donus 4km surdu. Yagmurda, ormanda yurumenin bambaska bir zevk oldugunu da boylece gormus oldum. Ustelik ben ve dogadan baska kimse yoktu bu koca ormanda. Bastan cikarici kokusu ve guzelligi disinda.. Renkler, islandigindan bir suluboya resminin icindeymis hissi yasatiyordu.  Yagmur damlalarinin takilmak icin sectigi yerler kiskandiriyordu. Ara ara yururken kuslar da eslik edince, pamuk prenses masalina donusmustu ortam. Selalelere vardigimda artik ucmustum zaten.

1 (3)

1

1 (2)

1 (1)

——————————————————–

Awakening and Respect to Australian Culture

Bu kisimlari neden eklemeye basladim dersen.. Bayadir Avusturalya’yi geziyorum, ancak kulturlerine ait birsey hissedemedigimi dusunuyordum. Sonra farkettim ki aslinda tam da kulturlerinin icinde yasiyorum. Mesela, karavan hayati, kesinlikle onlarin kulturune ait birsey olmus durumda. Neredeyse her metrede bir uyaran trafik isaretlerinden  bahsetmistim zaten. Ustelik tum halk da bunlardan haberdar. Yolda gecen herhangi birine bile sordugumda, en yakin karavan parkini veya ucretsiz kalabilecegin yerleri hemen gosterebiliyor. Cunku zaten genelde cogu, ya daha once bu turu karavanla yapmis yada hala yapmakta. Muhteseeemmmmmmmmm

Diger bir tesekkurumu de yagmur orman parklarina ediyorum. Ulkede 310 adetten fazla var. Bu kadar temiz tutmayi becerebilen halkina devlet, temiz su da sagliyor. Temiz dedigim, tum musluklardan akan sular icilebiliyor. Ustelik karavanla veya cadirla cogu parkta bedava kalip, ates yakabiliyorsun. Nerdeyse hepsinde barbeku bile var. Daha ne ister ki insan..

——————————————————

GEMINI FESTIVAL

Day 40&41 (22-23.05.2010)

Buraya gelirken yolda gordugum guzellikler,

askla bekler.

Burcumun festivali sadece 1 gece 2 gun surdu. Yine ormanin ortasinda ve fakat buraya ulasabilmek icin bir selalenin icinden gecmek gerekiyordu!. Surreal dunyaya gecis herhalde tam olarak burada oldu. Alan daha kucuk, insanlar daha lokaldi. Turist neredeyse yok gibiydi. Aksine, cok enteresan tipler vardi. Hipiler yine bu sogukta, nasil ciplak ayak geziyorlardididi!? Benim corabima battiginda bile ciglik atmama sebep olan dikenler, onlarin ayaklarina batmiyor mu..?! Aci duvarlarini baya yikmis olsa gerekler. Bu ne topraga degme arzusu, hayran kaldim dogrusu. Southern Oracle’da gordugum tum cool tipler yine gelmisti. Hoola hoopcular, poiciler – isikli, atesli, fosforlu, kuyruklu, yine ne cesit ararsan vardi. Kopukten balon yapanlar, cocuk gibi onlarla oynayanlar, vucutlarini boyayanlar, ates basi sohbetleri… Surekli gulen Ashley yine ordaydi. Ilk partide hepimize sarilmisti, oyle tanismistik. Evi barki yokmus, kafasina gore insanlarda kaliyor, yolculuk edenlere eslik ediyor, insanlari mutlu ediyormus. Gece gunduz agacta oturan Shelly, bir agactan digerine geciyor, yerde fazla dolasmiyordu. Valerie ise peri kiliginda, dans ediyor, insanlarin icini aciyor, gitar caliyordu. Bir ara kontrol icin polisler geldiginde, onlarin dileklerini gerceklestirme temennisiyle, uzerlerine rengarenk piriltilar ufledi. Olayi daha da ilginc hale getiren, polislerin de onunla egleniyor olmasiydi.

Muzik yine elektronikti ve her turlusu vardi.

Bu aralar Glitch’e asigim. Kuralsiz ve korkusuzca ozgur. Kullanilan sesler daha naturel ama guzel degil, alisilmis hic degil. ‘Commercial’ muzigin zittini arasalar, buldular. Birbirini takip eden hic bir sey yok. Bpm bile ozgur. Muzigin illa da bir duzende olmasi gerekmedigini, matametigin arkasina saklanmaya ihtiyaci olmadigini gosterdi bence. Pistte ise benden baska bir kac adet daha freak vardi, o kadar.

Bulundugumuz bu yer, zamaninda aborijinlerin dogurganlik icin dua ettikleri bir bolgeymis. Bizim parti yapmamizi istiyorlardi, cunku topragin ustunde tepinerek, onu canlandirdigimiza inaniyorlardi.

Selalenin akisini, dizlerinin uzerine oturan bir kadina benzettiklerinden, inanclari boyle gelismis!.

—————————————————-

Tooloom Falls over the rainbowow!

Donus yolunda bir mucizeyle karsilastim. Bahsettigim selalenin uzerinde 180 derece bir gokkusagi muthis bir ugurlamaydi. Ciglik atmaktan aklimi kacirmisa dondum. O kadar guzeldi ki, her gun yagmur yagsa uzulmeyecegime soz verdim. Cunku kimbilir belki ardindan buna benzer bir gokkusagi gorme firsatim olabilir!.

———————————————————–

Respect to Australian Culture

Ormanda yapilan bu partiler icin kimseden izin alinmasina gerek yokmus. Park alanlarini dilediginiz gibi kullanabiliyorsunuz Avusturalya’da. Buna paralel olarak cunku bu yerlere cok temiz bakan bir halklari var. Polisler ise sadece ‘bir seye ihtiyac var mi’ diyerek ugruyorlar.

——————————————————————–

EBOR WATERFALLS

Day 42 (24.05.2010)

Bugun baya yol aldim. Sabah 9’da basladim araba kullanmaya, 16.30’a kadar. Ne kadar erken uyuya kaldigimi soylemeye utaniyorum. Ama kaldigim yer cok guzeldi. Ebor selalelerinin yaninda.

——————————————————–

Respect to Australian Culture

Neredeyse her sehirde bir ‘information center’ yani ‘bilgi merkezi’ var. Hem o sehir, hem de cevresi hakkinda her turlu bilgiye ve brosurlere sahip olmak mumkun. Hatta hic komisyon almadiklari icin, herseyi acik ve durust bir sekilde anlatiyorlar. Onlar sayesinde yolculugum cok daha guzel ve saglam gecti. Calisan insanlar genelde o sehirlerin yasli yerlileri oluyor. Cunku evde issiz oturmak yerine gonullu olarak sehirlerini tanitmayi seciyorlar. Hepsi de cok seker ve cok yardimciydi. Tesekkurler.

—————————————————————–

NEW ENGLAND NATIONAL PARK & DORRIGO PLATEAU

Day 43 (25.05.2010)

Bugunku planimda Waterfal Way’den gidip, tum selaleleri ve gozleme yerlerini gorup, doguya, ve hatta biraz da guneye inmek vardi. Fakat malesef hava kosullari hic yanimda olmadi. Sis yuzunden, dun aksam neyseki gorebildigim Ebor selaleleri, bugun zerre kadar gostermiyordu kendisini. Biraz daha bekledim acilir diye, let me kiss you sarkisini bile soyledim onlara ama hic orali olmadilar.

Bugun evimizi sarj etmem gerektiginden, en yakindaki karavan parka gidip ‘bugunun isini yarina erteleyebilirim’ diye dusundum. Harita, Cathedral National Park’ta bir park resmi gosteriyordu ve cok yakindi. Sansimi deniyim dedim ama gittigimde kocaman bir soru isaretiyle karsilastim. Biraz oklari takip ederek kendim ulasmaya calistim, nafile. Bir kac inek ile bakisip dondum geri :)

Karavanini park etmis bir aile gorunce yanlarina gidip biraz yolyordam soriyim dedim. Sansima o kadar tatli ciktilar ki. Avusturalya’lilar. Turkiye’yi gormusler ve cok begenmisler. Cok sicak bulduklarini da soylediler. Megersem burdaki karavan parkta sarj olma luksu yokmus. Gorulecek de sadece ilerideki tepede bulunan Point gozleme yerinden bahsettiler. Gitmeye niyetlendim ama yol kotu oldugundan daha fazla riske de girmiyim dedim. Birazdan oraya gideceklerini ve beni goturebileceklerini soylediler. Kabul ettim ama maalesef manzara sisti.

Turkiye’de aldiklari sicakligi paylasiyorlardi sanki. Hatta ilerisine gidip, tek basima olmama tepki bile gosterdiler. Halbuki onlara hic bir problemim olmadigini, cok mutlu oldugumu, onlar gibi guzel insanlarla tanisma firsati edinebildigimi, kendi ritmimde istedigimi yapabildigimi ve sadece dun gibi uzun yollarin sikici ve yorucu oldugunu anlattim. Icimden de bu anne baba hissinin ne kadar evrensel bir his oldugunu gecirdim. Sarildim ben de onlara giderken simsicak. Beni evlerine de davet ettiler Sydney’e giderken. Gidecegimi sanmiyorum, onlara da dedim ama giderken aynen bir Turk ailesi gibi israri da eksik etmediler saolsunlar.

Selale yolundan yoluma devam ettim. Ilk once dun aksam gordugum Ebor selalesinin alt kismini gormeye gittim.

Ardindan gunese dogru harekete gectim. Yolda durup cektigim guzellikleri asagida bulabilirsin.

Danger selaleri ise gunun son noktasi oldu.

Gece kaldigim karavan parkindan manzaralar ise soyle;

——————————————————-

DORRIGO NATIONAL PARK

Day 44 (26.05.2010)

Gecmisi 60 milyon yil onceye dayanan Dorrigo Ulusal Parkinda maalesef selale yollari bugun de bana kapali, onarimdaymis.

Ben de ‘Skywalk’ / gokyuzu yuruyusu diye adlandirdiklari bu muthis manzara koprusune gittim. Zaten girisin hemen yaninda. 140 degisik agac cesidine yataklik yapan bu vadide, gokyuzune yerden daha yakin olmak muthis bir duygu. Keske kanatlarim olsa da ucsammm.

Ardindan 2km yuruyus yaptim ‘walk with the birds’ / ‘kuslarla yuruyus yolu’ dedikleri yerde. Kuslari izlemek icin yapilan bu yol, bildigimiz zeminden cok daha yukarda ama hala agaclarin orta seviyesindeydi. 5 duyum da festival havasina gecti. Yesillik ve cicek kokusu burnumu zevkten deliye dondurmus, gozlerim, gordugum ihtisam karsisinda buyulenmis, yapraklarin ruzgarla dansina eslik eden kus sesleri, kulaklarimdan ruhuma bir pencere acmis, hissettigim minnet, tum tuylerimi ayaklandirmisti.

———————————————————

vanessastateofsoul:

60 milyon yildir hala hayatta kalmayi basarabilen bu agaclarin keske dili olsa da konussa.. Kimbilir neler gorduler, neler yasadilar. Ustelik yargisiz anlatmayi becericeklerine de eminim. Hindu inancina gore agac olduktan sonra insan olurmusuz. Bazen tam tersini dusunmekten kendimi alamiyorum. Sonucta ne dedikodu yapiyorlar, ne yargiliyorlar, ne kiskaniyorlar… Iclerinde zerre kotuluk yok, karsiliksiz veriyorlar, akisinda yasiyorlar ve sadece mutluluk veriyorlar, guzellik dagitiyorlar, hayati besliyorlar, cicek aciyorlar, doguruyorlar, ilham saciyorlar, dogaya bakiyorlar, bize bakiyorlar, hayvanlara ev, yemek oluyorlar, guzel kokuyorlarlarlarlarlar. Olduklerinde bile baska hayatlara can vererek, yasam sagliyorlar. Hepimizden daha bilgeler kanimca. Yasadigimiz gezegene kotuluk yapan da bir biz insanlar variz herhalde.

————————————————————–

—————————————————————-

Respect to Australian Culture

Bugun evimizi kullanirken bir ara yollari sasirdigimdan cektim kenara, gomuldum yan koltuktaki haritalara. Arkamdaki tir soforu ise hemen yanimda durup yardimci olmasini ister miyim diye sordu. Ustelik bu ilk defa da basima gelmiyor. Neredeyse her durdugumda, simdiye kadar hep ayni sey oldu. Yardimseverliklerinden dolayi da cok tesekkur ederim.

———————————————————————-

Nambucca Heads

Bugun herkes icin dua ediyorum cunku kendimi cok sansli hissediyorum. Bu ne guzelliktir boyle. Izninle kalemimi fotograf karelerine birakiyorum.


Shelly Beach – my bed tonight

Bu gece tum perdelerim acik. Cunku etrafta kimse yok. Arka balkonum yildizlara, on balkonum ise Shelly sahiline bakiyor. Sonsuz sukru vucudumun her hucresinde hissederken, yildiz ve dolunay isiginin altinda, ayaklarima uzanan dalgalara teslim oluyor, ucarmiscasina kendimi birakiyorummmm. Fiyuuuuwwwww.

——————————————————————————–

SOUTH WEST ROCKS, YARRIABINI NATIONAL PARK, CRESCENT HEAD, HAT HEAD, LAKE KATIE, PORT MACQUIRE

Day 45 (27.05.2010)

Shelly Beach

Dun aksam hava kararmisti geldigimde. Bu yuzden fotograflayamamistim kaldigim yeri. Maalesef simdi de yagmur yagiyor ama olani paylasiyorum..

————————————————————–

South West Rocks

Hava yuzunden olsa gerek, yine bir tek ben ve kuslar vardik bu guzelim sahilde. Az biraz erkek kuslarin nasil kizlari kestigini izledim. Suruden ayrilan yalnizlarin da yuruyuslerini seyre daldiktan sonra ayrildim ordan.

——————————————————–

Yarriabini National Park Lookout

Havanin puslugu burda da hakimdi. Neyseki ulusal parkin icinde araba kullanmak zevkliydi.

————————————————————

Crescent Head

Avusturalya’yi sorf yapanlarin cenneti sanardim ama heralde mevsim yuzunden cok azina rastlayabildim. Bugun Crescent Head’de bir sorf yarismasinin basladigini ogrenince, 15dklik bu mesafeyi seve seve yaptim tabi.

————————————————–

Respect to Australian Culture

Cevrelerine cok iyi baktiklari gibi, kendilerine de cok iyi bakiyorlar. Organik marketler neredeyse gittigim her yerde var. Herkes sabah sporunu, hatta gunes batisi sporunu bile eksik etmiyor. Haliyle hic kimsede selulitten eser dahi yok.

———————————————————

Hat Head

Herseyin bir fotograf karesine sigmamasi cok sikici. Bu asagida gordugun bir suru farkli zemin aslinda bitisik ve muthis bir doga panayiri olusturmus durumda.

———————————————————

Lake Cathie

Muthisss…

oleeeeeeeeeey yagmur sonrasi gokkusagi da geldiii :)

———————————————————–

Port Macquire


—————————————————————–

New Castle

Day 46 (28.05.2010)

Avusturalya’nin en eski sehriymis. Ulkede gordugum en eski binalar da buraya aitti haliyle. Ingiliz esintisini hissetmek kacinilmazdi.

——————————————————

Lake Macquarie

Day 46 (28.05.2010)

Cektim evimi kenarina, saatlerce baka kaldim yansimaya..

———————————————————-

SYDNEY

Day 46-48 (28-30.05.2010)

Saolsun arkadasim Iluja sayesinde bir kac gunde Sydney’nin altini ustune getirdim. O kadar da hos sohbet ki, keyfime diyecek yoktu. Ustelik Iluja Sydney’e asik oldugundan, cok iyi reklam yapmayi da becerebildi. Sydney’nin en begendigim ozelligi, icinde herseyi barindirmasi oldu. Ayni gun icinde hem sorf, hem ski yapabiliyorsun. Her gun bir sanat aktivitesi, her gun ayri bir festival, ayri bir konser var. Hersey son derece gelismis ve sistemli hale de getirilmis durumda. En nefret ettigim ozelligi ise trafigi ve sehir havasi oldu. Ilk geldigim gun yani cuma ogleden sonra oyle bir trafige girdim ki sehir hayatini hic mi hiiiiiiiiiic ozlemedigimi farkettim.

venividivici

Harbour Bridge cok guzeldi (ama uzerinde 2 saat kalmaya degermiydi bilemedim:p).

————————————————————————————-

Balinalari izlemeye gittik ‘whale watch point‘e. Goremedik ayri. Senenin bir kac ayini, sadece burda oturup balinalari izleyerek geciren deniz biolojistiyle tanistik. Bu sene gec kaldiklarini soyledi. Her sene onlari izleyerek, ne kadar ve nasil yasadiklarini, davranis ve goc sekillerini saptarmis. Acaba onlar da gezmeye mi daldilar :p

whale watch (2)

——————————————————

Newtown

Bence buranin soho’su. Son derece modern ve seker bir yer. Cool dukkanlar, alternatif genclik.. yummy..

Rocks

Burasi da soho gibi.

Gece hayatinin kalbi de burda atiyor.

Adinin ‘rocks’ olmasinin sebebi, Sydney’nin ilk kayali yeriymis burasi. Daha sonra bu kayalar kullanilarak evler dikilmis.

Kings Cross

Burasi da populer baska bir cadde.

Sydney populasyonunun cogu gay’mis ve cogu da burda kaliyormus.

Her sene subat sonunda duzenlenen gay parade festivalinin adi da degisiklik – Mardi Gras.

Woolloomooloo

Bir de burayi gordum. Icinde en fazla o harfini barindiran sokak adi :)

Coggee Beach

Guzel bir semt burasi. Hem sehrin kaosundan uzak, hem de her yere cok yakin.

Maroubra Beach

Kendilerini ‘braboys’ diye cagiran mafyanin sahiliymis burasi. Disardan kimseyi almiyorlarmis. (Bu kadar maco bir davranisa sutyen ismini de hic yakistiramadim dogrusu :p)

——————————————————————-

Captain Cook Museum

Muzede sadece Kaptan Cook’un gunlugu ve teknelerindeki bir kac malzeme var. Ama mekan, kaptanin Avusturalya’ya ilk ayak bastigi yerin onunde.

————————————————–

Madonna’s Bra Bridge

Isim super yakismamis mi :)

———————————————————

Opera House

Muthis bir goruntu. Insa eden adam, bu tasarimi dusunurken portakal yiyormus ve dilimlere ayirirken gelmis tasarim aklina.

——————————————————-

Fish Market

Sanirsam Avusturalya’nin en ucuz yeri burasi. 3 aud’den baslayan balik sisler, 100aud olan lobster’lara kadar cikabiliyor. Cok da guzel bir yer ustelik… siddetle tavsiye..

———————————————————

Art

Sydney Biennale – ‘the beauty of distance’ – songs of survival in a precarious age

Avusturalya’ya geldigim ilk hafta, bir sanat dergisinde bienal reklamini gorunce havalara ucmustum zaten. Yol boyunca, kopardigim o sayfa, bilgisayarimin yaninda durarak bana hep mutluluk verdi, o derece! Zaten bilmedigim yerleri gezmek, tanimak, yasamak bu hayatta en zevk aldigim aktivite iken, bir de uzerine bienal eklenince, benim icin beyaz cukulatali sneakers gibi birsey oldu. Cok zamanim olmadigindan sadece bir tanesine, ama en azindan neyseki en guzeline gidebildim. Kikiki :) (Melbourne’deki Tim Burton sergisini kacirmayi kendimce bununla telafi etmek de isime gelmisti acikcasi.)

Cockatoo adasinda olan bu bolumune ferry ile gittik. Feribota binmek icin gittigimiz Sydney Harbour ise baska bir soytarilikti. Her kosesinde, baska cesit sokak performansini tasiyan Sydney limani, ayni zamanda Sydney Opera House’a da guzel bir acidan bakiyordu.

ciyaaaak

Kulaklarim aniden durmama sebep oldu. Didgeridoo bir kez daha beni kalbimden vurdu. Ruhuma eslik etmek durumunda kalan bedenim, ayrilamadi bir sure ordan. Suratini geleneklerine uygun bir sekilde boyamis bir aborijine, parayi toplayan beyaz adam kinayeyle eslik ediyordu. (Aldigim cd’yi isteyenle ve zevkle paylasabilirim).

Geldik papagan adasina. Adanin kendisi de ayri bir sergi bu arada. Eskiden hapishaneymis. Avusturalya’nin en buyuk tershanelerinden biri de ayni zamanda. Hergun acik.

Ne ferry, ne bienal, ne kitabi, ne bizi gezdiren rehber, hicbiri bir ucret karsiligi degildi (bu da respect bolumune girmeli).

Produksiyonlar karsisinda beni gecin, koca Avusturalyalilar bile kucucuk kaldi.

Tum ada ayni zamanda koca bir tershane iken, bence konuya cok uygun bir mekan secimi yapilmisti ama rehbere bunu sordugumda, ‘2 sene once ilk yapildiginda aldigi pozitif etki’ sebebini verdi.

Benim cektigim fotograflar islere hakaret oluyor, lutfen www.bos17.com‘a girin ve bakin. En guzel eserlerin cogu banner’da donuyor zaten.

Konusuna ve islere gelecek olursak, ‘the beauty of distance’ – ilk okuyusumda bile o kadar etkilendim ki, dusunceler beynimde bir suru gelgitlere ortam yaratmisti.

Eserler, bati ile dogunun hayata etkisini, batinin otoritesini ve olusan transformasyonlar yuzunden etkilesimlerini anlatiyor. Bunu yaparken, belirli bir mesafe de koyuyordu, kendi olabilmek icin! ‘The feast of Trimalchio’ gorduklerim arasindan favorim oldu.

Genelleme yapmak dogru olur mu bilmiyorum ama bizim bienallerin rehberlerinden cok daha memnun kaldigimi gururla paylasmak isterim. Brosuru incelerken karsima cikan Kutlug Ataman ise baska bir gurur kaynagi oldu benim icin.

———————————————————

Vivid Sydney

Sansa yakaladigim ‘Vivid Sydney’ adli sokak isik festivalinde pek bir numara yoktu.

————————————————–

Sydney Culture


  • Cok temiz olduklarindan daha once de bahsetmistim zaten. Bu yuzden de sokak yiyecekleri bulmak mumkun degil. Devletin cok kati kurallari varmis, temizlik ve bulundurmak zorunda olduklari malzemeler konusunda. O kadar gezdim, ilk defa bir adet gordum Sydney’de. O da cok meshurmus zaten. 65 yillikmis ve her gelen celebrity burda yemeden gitmezmis. Avusturalya’nin meshur lokal yemegi olan ‘meet pie’, en cok sanirsam burda meshur ki, adim basi satan bir yer bulmak mumkun. Ben de bir adet yemegi eksik etmedim tabi. Cok lezzetliii.
  • Cok kozmopolit bir sehir ama Lubnanlilar cogunlukta. Savas sonrasi goc izni almislar.
  • Sanirsam en begendigim aliskanliklari, bagis icin duzenledikleri eventler. Bulundugum her gece bir olay vardi ve insanlar bu mekanlari tika basa doldurup, yardimda bulunuyorlardi. Respect
  • Kimsenin kimseyi takmadan ozgurce, diledigince giyinmesine ve hareket etmesine de baya bir gipta ile baktim. Hava atmaya gerek duymayan topluluklar beni hep cezbetmistir. Respect
  • Bienal’e cocuklariyla birlikte gelmis olmalari da cok hosuma gitti. Respect
  • ‘Cheap Tuesday’, ‘Thursday couple day’ gibi aktiviteleri var. Eskiden her hafta persembe gunleri dagitilirmis maaslar. Bu yuzden persembe gunu cift gunu secilmis zamaninda. Respect
  • Sosyallesme burda daha hakim ama insanlar sanki daha soguk. Belli ki sehir hayati, onlari da icine cekmis.
  • Arabayi park ederken on yuzu caddeye bakmali. Yoksa ceza yiyormussun???
  • Insanlar yagmurdan korkuyor mu anlamadim ki. Cuma aksami trafikte saatlerce yolu paylastigim binlerce insan nerdeydi bu iki gun anlamadim.. ???

Public Transportation

Maalesef binemedim ama 2 katli metrolari varmis. Burdakilere ‘tren’ deniyor.

Of ne guzeldir kimbilir. Bir de devlet otobusleri var bedava kullanabildiginiz.

Vanessastateofsoul:

(arka fonda: Society – Eddie Wedder)

merak ettim de… Kendine olan guvenini yaptigin makyajla mi, aldigin elbiselerle, evlerle, arabalarla mi satin alirsin? Yoksa basarilarinin arkasina mi saklarsin?  Kendine durust olman, ‘ego’ ile ‘kendine guven’i birbirine karistirmaman yeterli…

MY HOUSE IN VICTORIA

(Day 49&50, 31.05-01.06.2010)

Sabah Endonezya vizemi aldiktan sonra basladim araba kullanmaya. Princess Highway / Sahil yolundan 1200km. 2 gun boyunca gunduz vakti hic durmadan yol aldim nerdeyse. 3’unde evimizi geri vermem gerekiyordu. 4’unde de Bali’ye ucuyordum. Hayalim herkesin anlata anlata bitiremedigi Ocean Road’u gormekti. Konsoloslugun cuma gunu kapali olmasi ardindan onca yolu tek basima kullanmak durumunda kaldigimdan, yari yolda goremiyecegimi kabul etmekte baya zorlandim acikcasi.

Ama yasadigim 2 guzel olay sayesinde de moralimi bozmamak icin elimden geleni yaptim diyebilirim.

Bir sabah gole karsi oturmus kahvaltimi etmeye basliyordum ki, bir pelikan ayaklariyla petinaj yaparak gole indi. Sonra da karsilikli beraber kahvalti ettik, cok keyifliydi.

Melbourne’e varmak uzereyken, karsima soyle bir tabele cikti: Darnum – ‘the one only musical village of Australia’. Icgudusel saptim tabi. Bu unvana, elinde bulundurduklari album ve piano koleksiyonlari sayesinde ulasmislar.

MELBOURNE

Day 51&52 (02-03.06.2010)

Ormanlarin icinde, dogayla basbasa uyumaya alismisken, Melbourne’deki ilk saatlerim hic de icacici gecmedi aslinda. Buyuk binalar, genis caddeler, her yerde sadece kartin gectigi giseler karsisinda ben, Moby’nin klibindeki uzaylilar gibiydim. Zor bela, bir elimde harita, bir elimde direksiyon, sehrin icindeki ‘information center’a ulastim. Dugmeye basip gise numarasi almak mi? Kultur soku.. Sonraki sokum ise cok daha acikliydi. ‘2dkligina park ederim’ diye dusundugum kacamagim 117aud ceza masrafina mal oldu. Birakin 117’i, 1’ini bile tasarruf etmek icin ne eziyetler cektim ben ya. Fena gitti icim valla. Zaten basta kabullenemeyip, sansimi sonuna kadar zorladim. Karakolu aradim, mailler attim. Degerlendirmeye almalarina ragmen, 1 hafta sonra red cevabi ile karsilasinca, boyun egmek de kacinilmazdi zaten.

Evimizi iade etmeden once, onu bastan asagi temizlemem gerektiginden ilk gece bir karavan parkta kaldim. Sehrin icinde hic park olmadigindan orayi bulmak da anlatmadan gececegim baska bir cinnet hikayeydi.

Tum bunlara ragmen 2 gunde Melbourne’u bu kadar sevebilmem sasirtici oldu aslinda ve hatta ‘sehrin en guzel yasanilir hali’ konumuna oturttu kendisini. Tabi kurallarina uyuldugu surece!


Sehri sanat/spor/eglence vs diye bolmelere ayirip, ergonomik bir sistem gelistirmisler.


Alternatif kulturunu henuz deneyimleyemesem de ‘turist shuttle’ dedikleri otobusle, sehirdeki tum onemli yerleri, hoparlorden konusan rehber esliginde 2 saatte, buyuk cam cercevelerle de seyredebildim.

Bunun disinda otobuslerin ve tramvaylarin ucretsiz olup, cogunun gece yarilarina kadar calisiyor olmasi da ekstra puan sebebi oldu benim icin.

venividivici

Federation Square: Ilk gun yedigim ceza ardindan, evimizi Alexandra Parkinin yanina cektim. Princess koprusu’nden gectim. Sonra da Moving Image muzesine girdim.

Bir galeri ‘Mary and Max’ adli cizgi filme aitti. Cok azini seyredebildim ama cok guzele benziyor. Yaratikciklar cok sekerciktilerrr..

Ikincisi ise kisaca medya dunyasinin nereden nerelere geldigini anlatiyordu. Matrix videosu cekip kendime yolladim, merak edenlerle Trinity halimi paylasabilirim :)

moving image

National Gallery of Victoria

Melbourne’un en buyuk galerisi olan National Gallery, 4 katli. Dunyadaki buyuk sergilerden bir farki, guvenlik gorevlilerinin son derecede tatli ve bilgili olmalari. Hem cok hos sohbetler, hem de tur rehberi kivaminda bilgiler aktariyorlardi. Burda 4 sergi gezebildim:

National Asian Gallery simdiye kadar gezdigim ulkelerin ozetini veriyor gibiydi. Hindistan, Tayland, Kambocya gibi Asya ulkelerine ait resimler, heykeller, canak ve comleklerden olusuyordu.

Tea and Zen adli sergi ise henuz gorme firsatina erisemedigim Japon ve Cin kulturunu tanitiyordu.

European decorative arts and paintings adli sergiden sikilacagimi sanarken, Monet, Rembrant, Rodin gibi buyuk isimlerin de eserlerine yer verilmesi gozlerimi boyadi.

Son olarak gezdigim Global Contemprary Art sergisi, aslinda en sevdigim tarz olmasina ragmen, gordugum harikalar ardindan cok basit ve sig gozuktu gozume.


Ian Potter Museum of Art‘in camlari o kadar buyuktu ki, iceri girmeden Titanik sergisini gezmis kadar oldum.

Aksam 3D bir film seyretme hayaliyle IMAX‘e gittim ama malesef hayal olarak kaldi.

Ben de gece 12’ye kadar Filtzroy etrafinda yaklasik 3 saat yuruyup, cevresindeki her sokagi neredeyse bastan asagi kesfettim. Her ne kadar ayakciklarim ayni seyi soylemese de, bundan asiri buyuk de bir keyif aldim. Sonra da kendime guzel bir yemek ismarladim.

2.gece kaldigim YHA hostel’i Queen Victoria Market‘a yakindi. 125 yillik mimarisi etkileyici, satilan meyvalar genele gore ucuzdu. Meyve disinda, gurme yiyecek ve kiyafet gibi bir cok ceside de stand sahipligi yapiyor bu market.

Bence bir sehrin insanlarini tanimanin en guzel yolu, toplu tasima aracina binmektir. Bu sebeple bindigim metroda birbirine benzeyen 2 insan bile gormedim. Hayatimda gordugum en kozmopolit sehirlerden biri oldugunu soyleyebilirim Melbourne’un. New York’tan bile fazla! Zaten starbucks, lush, blockbuster gibi global sirketleri de her sokakta gormek mumkun.

Doyamadigim Melbourne’un son gununde, sabah 7’de kalkip, son 1 saatimi de, Melbourne universitesinin bir kampusunu gezerek gecirdim. Tahminen saatin erkenliginden dolayi kimse olmadigindan, boardlari incelemek, siniflari gezmek, cok rahat ve eglenceliydi.

Tesekkurler Melbourne..

FAREWELL TO AUSTRALIA

Kocaman bir ada ulkesi Avusturalya. Tasi topragi pirlanta. Doga guzellikleri fiskiriyor her yerden! Milyonlarca yildir yasayan yagmur ormanlari, sonsuz cesit agaclar, bitkiler, cicekler.. Birbirinden seker hayvanlar, kangurular, koalalar her yerde, martilar olmus rengarenk papaganlar! az ama oz insanlar! Harikalar diyari Avusturalya! Suyu, yolu, dogasi bedava, hayat standartlari harika!

2 ay boyunca neredeyse surekli yol almama ragmen sadece dogu yakasini gezebilmis oldugum koca adaya asik olmamak, cok beklentide olsan bile mumkun degil bence.

Gerçi, Avusturalya benim icin karavan hayatiyla icice girmis oldugundan, burdan ayrilirken hissettigim huznun ne kadari Avusturalya’ya ait aslinda tam olarak kestiremiyorum. Evimi, henuz teslim etmeden bile bu kadar ozlemisken, bu karavan hayatini mutlaka bir daha yasamayi diliyor, evrene ufluyorum :)

Devletin katkisi da yadsinamaz bence. ‘Geçmişte olan olmuş’ demek şimdi bile kolay olmasa da, yigide hakkini vermek lazim. Sistemleri sahane! Tertemiz bir ulke. Bu konuda halk da inanilmaz yardimci ama! Aborijinlere calismasalar bile para veriliyor olmasi, issizligin olmamasi, kendi secimleriyle issiz olan halkina ise ayda 1500 aud vererek, gecimlerini saglamasi, ustune bir de kiralarini odemesi; vatandaslarinin, dunyanin neresinde olurlarsa olsunlar, yardima ihtiyaclari oldugu anda, onlarin sonuna kadar yaninda olmasi… Sularinin icilebiliyor olmasi, yollarinin hayatimda gordugum en rahat ve sistemli yollar olmasi, polislerinin para aklamak yerine her konuda yardimci olmaya calismasi, hele bir de karavan hayati icin kurulan guzellikler, ve daha bir cok sebep.. insana ‘keske Avusturalya’da dogsaydim’ dedirttiriyor. Helal olsun!

Guzelligin karsisinda egiliyor, topraklarina tekrar donmeyi en derinlerimden diliyor, hersey icin sozsuz tesekkur ediyorum.

117 kere opuldun :p

Go to Top