(11-12.04.2011)


8560km2’lik alanı ve 3809m deniz seviyesinden yüksekliği ile, dünyanın en yüksek, en büyük gölü Titikaka, hem Peru sınırlarında, hem Bolivya’da.

Yağmur damlalarından ve buzulların erimesinden beslenen göl, 5 büyük, 20’den fazla da küçük nehir ile yollarını birleştiriyor.

Bolivya sınırlarında, 180’den fazla Inka kalıntısına ev sahipliği yapan Isla del Sol’un  (güneş adası) eski adı ‘Titikaka’, sonradan tüm göle verilmiş. ‘Titi’ puma, ‘kaka’ da kaya anlamına geliyormuş.

Inkalar için de çok kutsalmış Lago Titicaca! ‘Yer altı, yeryüzü ve gökyüzü’nü simgeleyen ‘yılan, puma ve ankor kuşu sembolleri’, Machu Picchu’da olduğu gibi, burda da var. İnanışlarına göre ‘Ruhsal Yol’u tarifliyor.

İlk kralları Manco Capac, burda doğmuş. Mitolojilerine göre, ‘Tanrı’ Viracocha da, Titikaka’da doğmuş ve Ardından, güneşi, yıldızları ve ilk insanları yaratmış…

Bana göre yüksekliğinin en güzel yanı, Bulutların, ufuk çizgisine olan aşkı :) üzerinde.. hem de parmak uçlarında, rüzgarın etkisiyle, dans edişi.. bir o yana, bir bu yana.. akışı.. süzülüşü .. ve her zaman ama her zaman o asil duruşu.. mmm izlemek çok keyifli, evet..

Ama eminim hepimize göre, en kötü yanı da, atılan her 2adımda, nefes nefese kalışımızdı… Koka çayı öneriliyor bu durumlarda! Az yemek ve bol su.

Puno’ya gidip 2 günlük bir tur alarak, Titikaka’nın Peru sınırlarında bulunan 3 adayı da, çok iyi bir rehber eşliğinde, herşey dahil, sadece 85 soles’e gezebilirsiniz. Ancak LP’ın da önerdiği gibi, he zaman paranın doğru yerlere gittiğinden emin olmakta fayda var. (fyi+ Bolivya sınırlarındaki Isla Del Sol’u da çok öneriyolar):

8’de hostel/otellerimizden alındık, Yarım saat karada, yarım saat de gölde yol aldıktan sonra, Islas Flotantes’e (yüzen adalara) vardık…

ISLAS FLOTANTES

Zamanın durmuş olduğu, paha biçilmez diyarlardan kendisi..

Günümüzde sayısı 2000’leri bulan Uros’ların yaşadığı bu adalardan, yaklaşık 62 adet var.  Hepsi de yapay tabi.. Yapımı bir yıl sürüyormuş, ömrü ise 30.. Inkaların ve Collas’ların saldırgan tavırlarından kaçan insanlar başlatmış bu girişimi.

Adalarının, evlerinin, teknelerinin, hatta el işlerinin bile ana malzemesi olan totora adlı bitkileri, tabi en değerli kaynakları – yenilebiliyor bile! Neyseki, Titikaka göl kenarlarında, bolcana da yetişmekteymiş :) Zemin dolayısıyla yumuşak ve zıplangaç (:p)

Rengarenk köylüler, bizi şarkılarla karşıladılar.

Çok şeker – Burdaki iki yana ayrılmış, uzun siyah örgülü saçlar, bir de fosforlu toplar takmışlar uçlarına!

Oturduk daire şeklinde, totora’dan oluşmuş bir dünyanın içinde, totora kanapenin üzerine… seyrettik..dinledik.. yaşadık onları… daha doğrusu yaşattılar bize…

Adalarını, evlerini, kendi elleriyle, nasıl kurduklarını, adım adım gösterdiler.

Sadece pazarlık gücüyle, zamanında, nasıl değiş tokuş yaptıklarının tiyatrosunu oynadılar..

Bizi ev/odalarının içlerine kadar davet edip, kendi kıyafetlerini bile giydirdiler!..

Yaptıkları el işlerini satışa sunmalarının ardından,

totora botlarında, yakın çevrede bir gezintiye de çıkardılar (+5b). (+İlkokul da varmış bu adalarda ama ötesi için şehre gitmek gerekiyormuş.)

ISLA AMANTANI


Sonra teknemize dönüp, dümeni Isla Amantani’ye çevirdik. (3saat). Geceyi, üzerinde bir de volkanın olduğu bu adada geçirecektik. Topluluğun adı Okosuyo :) ve onların evinde kalicazzzz :) :)

Bizi misafir eden Mary. 25 yaşında, hep gülüyor, gülünce de güller açıyor çünkü her gördüğünü de güldürüyordu. Atı, arabayı geçtim, adada neredeyse yol yok. Mary resmen bizi, tarlaların içinden geçerek götürdü evine :) Çeşit çeşit, rengarenk bir sürü sebzenin, meyvenin, bitkinin üzerine basmamaya çalışmak bile çok eğlenceliydi.

Biz, kısa kapılı odalarımıza yerleşirken, Mary mutfakta, yemeğimizi hazırladı.

Sonra, sıcacık bir ortamda, içinde bir sürü gülücüğün olduğu, sıcacık bir sohbet eşliğinde, doğal yollardan yapılmış bir fırında pişmiş yemeklerimizi yedik.

Doğal fırınları ve kısa kapıları dışında, elektriğin ve akan bir suyun olmaması, kullanılan çanaklar, bardaklar, .. Üzerine oturduğumuz taburesinden – uzun boylu bireylerin, kambur oturmak durumunda kalacakları tavanlarına kadar.. bir sürü güzel ayrıntı, yine ilkel bir zamana yolladı beni ve paralelinde bi ev ziyareti daha yaptırdı ruhuma..

Yerliler yürürken bile örgü örüyorlardı. Tüm kadınlar, konuşurken bile durmadan, oyalanmadan,,nefes alır gibi örgü örüyorlardı. Rengarenk şapkalar, atkılar, pançolar.. Varlıklarının devamlılığı için, her zaman iş yapmalarını diliyerek, teşekkürlerlerlerimi iletirim..

Saat 16.00’da, tepeye çıkıp gün batımını izleme hedefi ile, tekrar tüm grupla toplaştık. Öğrendiklerimle, dağa henüz çıkmadan, çıkmış kadar olmuştum zaten:

Rehberimiz ‘Dünyanın erkek enerjisi kabul edilen Himalayalara karşı, kadın enejisinin de Andesler olduğunu, Asya’daki monklara karşılık, bu topraklarda da şamanlar olduğunu’ söylemekle başlayarak, hepimizi, etkisi altına almıştı kanımca.

Sonra devam etti,

Törenlerinde kullanılan 3 koka yaprağının manalarını anlattı:

  1. Ukupacha: Geçmişimiz / Deniz altı / yıla ana malzemesi olan n / akıl
  2. Kaipacha: Günümüz / dünyamız / Puma / Güç
  3. Hanampacha: Gelecek /  gökyüzü / kondor kuşu / Ruh

Adadaki 2 tepeden ve üzerlerindeki pachamama (motherearth) ve pachatata (fatherearth) tapınaklarından da kısaca bahsetti. Ardından, gelebilenlerle, güneş batışını izlemek için, bir tanesine çıkıp, fiziksel olarak da yükseldik. Her ne kadar tapınağın kapıları kapalı olsa da, manzara, tüm soğukluğa ve aniden başlayan yağmura bile değdi..

Akşam yemeğini, Mary ve babası ile yedikten sonra, Mary, kendi kıyafetleriyle, bizi baştan aşağı giydirdi ve tüm gruplarla buluşmak üzere, bir salona götürdü –  ki sanırsam orası, onların ‘diskotek’leriydi..

ilk önce hep beraber dans ettik, ya da birbirimizi çekiştirdik desem daha doğru olur heralde. Sonra da yerliler, bize aslında bu dansın nasıl yapıldığını küçük bir show ile gösterdiler.

Gece uyurken donduğum için, daha da birşey yazamadım :p. Sabah ise 7de kalktık, Mary ile son kahvaltımız ardından, tüm grupla 8’de buluşup, 3. adamıza doğru yola çıktık.

ISLA TAQUILE

Bir tarafından yanaşıp, tepeye çıkıp diğer tarafından indik. Zaten 7km2 bir adacık kendisi.

Burdaki tarihi bulgular, pre-Inka zamanına kadar gidiyormuş.

Patates cinslerinin sayısı 100’ü aşıyormuş. Tazelerini 8-9 ayda tüketmek gerekiyor, ancak çunyo’lar, Inka teknolojisi ile kurutulduğunda 20 seneye kadar ömrü uzuyormuş.

Burdaki köylülerin kıyafetleri, onların sosyal durumlarını tarifliyor. Mesela pançolarının püskülleri kahverengi ise evli, renkli ise bekar anlamına geliyor… gibi gibi..

Öğlen yemeğimizi, bu güzel manzara eşliğinde yedikten sonra da Puno’ya geri döndük (3saat).

PUNO

Accomodation: Kullino’s Pasado – çok şeker Peru’lu bir aile işletiyor. Daha ucuza kalınacak yer bulunabilir ama bu kadar tatlı karşılanmayacağınız kesin (40 soles, kahvaltı içinde).