(11.02.2011)


Saat 12.00’de Porto Belo’daki kilisede buluşma kararı almıştık.  Biraz geç kalarak, ancak 09.30’da Panama şehrinden yola çıkabilip, tam 12’de kilisede olmayı neyseki becerebildik.

Çantalarımızı, önümüzdeki bir kaç günlüğüne evimiz olacak yelkenliye götürürken, 7 kişi olacağımız söylendiği halde 9 kişi olduğumuzu, hatta 12mlik teknede biz 9 kişi yetmiyormuşuz gibi, bir de koskocaman bir motosikleti de ağırlayacağımızı görünce, yine de morallerimizi yüksek tutmaya çalıştık. Ne kaptanımızı germek, ne de kendi canımızı sıkmak gibi bir arzudan tam zıt istikametteydik haliyle. Kaptan Panama’dan çıkışımızı halletmek üzere pasaportlarımızı topladıktan sonra 16.00’da buluşacağımızı buyur etti. Biz de Porto Belo’yu keşfetme şansına eriştik.

PORTO BELO

Aslında burası çok güzel bir yermiş. Ancak bir kaç ay önce yağan aşırı yağmurlar sebebiyle, toprak kaymaları yaşanmış :(

Son 2 hafta duyduğumuz haberlere göre de, tehlikesi biraz artmış :( (geçici biröey olmasını umarım.)

. Burdaki 3 saatimizi klasik bir Orta Amerika yemeği olan, Panama lokal yemeği (balık + pilav + fasulye + calslaw salatası) ile açtık.

Daha  sonra kalıntıları gezdik.

Ardından turladık, ve 4’te buluşma mekanına gittik.

Her gece 2 saat nöbet tutma görevimiz vardı. 12-2 nöbetini ilk biz aldık Kath’le. Görevimiz siyah bulutları, yakın ışıkları ve pusulanın rotadan çıkıp çıkmadığını takip etmekti. Şüpheli bir anda yanıbaşımızda uzanan kaptanımızı uyandıracaktık.

Ama herkes her an ayaktadı nerdeyse. Dalga boyutlarına ne vücudumuz, ne beynimiz hazırdı anlaşılan.

Kath ve ben, bu durumu kaptan dışında tek hasarsız atlatanlardandık.

(12.02.2011)


SAN BLAS ADALARI

Kuş olup burayı evim yapmak çok isterdim. Adalar cenneti… Kiminde sadece kum, palmiye ağaçları, yere düşmüş hindstan cevizleri, kiminde üstüne Kuna yerlileri… Nil yeşili transparan su ile çevrili..

Çiftçilik, avcılık, balıkçılıkla hayatlarını geçiren Kunalılar, zamanında şef, soylular, burjuvalar, köleler gibi sınıf ayrımı yaparlarmış. 1500’lerde Ispanyolların gelmesi ile huzurlarından olmuşlar. İngilizlerle birleşerek, ispanyollara karşı gelmişler. Bağımsızlık kazanıldıktan sonra da, yerleşim için Kolombiya yerine Panama sınırlarını tercih etmişler. 1925’ten itibaren de kendi bağımsızlıklarını, San Blas adalarında ilan etmiş, huzur ve özgürlük içinde yaşamaya başlamışlar.

Para birimleri yok, paranın dillerinde çevirileri bile yok. Kendi otoritelerinde yaşadıklarından, elektrik, su kaynakları yok. Sularını nehirden elde ediyorlar, yemek için o gün ne yakaladılarsa, onu yiyorlar, güneş batışı ile de uykuya dalıyorlar.

Sabah 6 gibi San Blas adalarına vardık. Bir zaman sonra deniz sakinlemiş olacak ki herkes uyuyordu. Klasik herkesden erken uyandım veee yüzümü denizde yıkadım. Denizde kalmanın sanırsam en sevdiğim yönlerinden biri de bu.. Tabi yıldızların ve ayın ışığı altında uyumaktan sonra.. 8 gibi herkes uyanınca da kahvermizi içtik, yumurtamızı yedik. Ve aslında yaklaşık 280 adadan oluşan – ama küçük adacıklarla birlikte olsa gerek, ‘her güne bir ada’ sloganıyla reklamı yapılan,  – San Blas adalarının 2’sinin ortasında, palet ve snorkel gözlüklerimizle keşfe çıktık.

Hatta bir adaya çıkıp mola aldık. Zapatailla’da olduğu gibi, kıyısında oluşan su, o kadar nil yeşiliydi ki, boyut değiştirmiş hissettiriyordu..

Karayip tanrıçasının özgürce tadını, bir kaç saat çıkardıktan sonra tekneye geri döndük. Yunusların zıplaması eşliğinde bal kabağı kesmek, dün akşamki tecrübemizden sonra daha da bir gerçek dışıydı sanki.

Taki kaptanımız ‘dün yaşadığımız dalgalar hiç bir şey değil, bu en sakin hali’ tipi cümleler sarfederek bizi uyandırana dek..

Dalgalar yüzünden çıtını çıkarmadan oturan Ukranya’lı Valeri, bugün biraz daha sohbet edilebilir vaziyetteydi. Motoruyla 6 ay önce Rusya’dan yola çıkmış. Hareket halinde günde 1000-1500km yol yapıyormuş. Amacı tüm dünyayı motoruyla birlikte gezmekmiş. Sadece Kore – Amerika arası uçak kullanmış ve bu yüzden 3.000 usd ödemek durumunda kalmış. Geçen ay kız arkadaşı geldiğinde, evlenme teklifi etmiş ve dönüşlerinde evleneceklermiş. Bir web sitesi var ve kitap yazmayı umuyor. Jen ve Lukas, 1 ay önce tanışmış, karşılıklı aşkın sarhoş boyutlarında kahkahalarla aramıza katılıyorlar.

Lee de Kath gibi Kanada’nın başkenti Otowa’dan. Honduras’ta bir bar açacak, Coban’da. O yüzden bir kaç senedir gidip geliyor buralara.  Matt Londra’da yaşarken, gezmeye karar veriyor. Muhteşem bir kitap yazıyor. Paul, İrlandalı, ‘too hot for an irish guy’ deyip duruyor :) Bugün Kuna’lılarla da tanışacağımızı sanıyordum ama yarın olacakmış. Heyecanla bekleyerek erkenden yattım. Bir ara uyandığımda, ay yarım bile olsa, ışığıyla yıldızları kıskandırıyordu. Ya da ben hala rüya görüyordum..

(13.02.2011)

2.sabah, başka bir Kuna adasına uyandık ve ilk yerli ile tanıştık. Teknemize gelerek bizi selamladı. Ertesi gün yapacağı ıstakoz turu için tanışma faslını da böylece tamamlamış oldu. Cebindeki poşetten bir sürü 100 dolar banknotlar çıkardı. Bozdurmak istiyordu. Rüyam hala devam ediyor gibiydi?? Kath aracılığı ile konuşmak bile yeterince güzeldi. Devletten nerdeyse hiç yardım almadan otoritelerini sürdürmeyi başaran, Latin Amerika’nın ilk yerli grubu Kuna’lılar… Onlar dışında kimse toprak sahibi olamıyor bu adalarda. Ve topraklarına ayak basmak için 2-12 usd ödemeniz gerekiyor. Istakoz avlama ve snorkeling turu için ise 5 usd istedi bizden Kuna’lı. 3 karısı varmış ama bunun için bir ücret ödemek durumunda kalıyormuş. Adalarda üniversite bile varmış.

Bugünkü snorkeling de çok güzeldi. Kalabildiğimiz kadar kaldık suda. Yarından sonra hareket şansımız olmayacak çünkü.  Kocaman bir deniz kaplumbağası gördüm. Hayatımda görmediğim kadar küçük balıklar da … sperm gibilerdi. Balık toplulukları görüp, takip ettim. Başka balıkları aralarına sokmuyorlardı. Farklı bir tür yanlarına geldiğinde, yollarını değiştirip, onu atlatıyorlardı. Çok enteresandı. Ne garip bir şey bu gruplaşma olayı diye düşündüm. Küçüklüğümden beri de garip gelirdi zaten. Oylama yapılırdı gruba kim alınsın, kim dışlansın diye. Herkese her zaman evet oyu kullanırdım. Dışarda kalanlarla ise arkadaşlığımı sürdürmeye devam ederdim. Pöh!

Bugünkü yemeğimiz ise mercimek + havuç + patates. Kaptanımız günde bir öğün pişirmeyi uygun gördüğü için, geri kalan öğünleri fıstık ezmesi, reçel ve beyaz bimbo ekmekle geçirmek durumunda kalıyoruz. Başka birşeye dokunmamızı da istemiyor zaten. Kath ‘food nazi’ ismini taktı Haugen’a :)

Haugen, Motus Vivendi’yi 7 sene önce 4000 euro’ya almış. O günden beri içinde yaşıyormuş. Ondan önce, bir tırı karavana çevirdiği aracında yaşamış 9 sene. Fakat güneşten hiç hoşlanmadığı için hayali dağlarda yaşamakmış.

Günü sıcak çukulata ile kapatmak ise muhteşem bir nokta koydu kendisine. Tatlı rüyalar Karayip Tanrıçası, tatlı rüyalar San Blas cennet adaları, tatlı rüyalar Kuna’lılar, yıldızlar, balıklar, zzz..

(14.02.2011 sabahı)

Istakoz avını seyretmeye gidemedim açıkçası. Onları yerken iyi ama diyenler haklı. Sustum. Onun yerine biraz daha snorkeling yaptım. Bugün yola çıkacağımızdan, bir daha düz bir mekan bulamıyacağımızı tahmin ederek biraz blogumu yazdım, kitap okudum. Sakinliğin, düzlüğün tadını çıkardım.

Avdan döndüklerinde hep beraber önümüzdeki 2 gün için yemek hazırlıklarına giriştik. Malum bir daha böyle bir şansımız büyük ihtimal olmayacaktı. Kaptan köfteleri, makarnayı, Paul, sonra ben krepleri, geri kalanlar da ıstakozu hazırlamaya koyuldular. Bir kaç saat sonra her şey hazır, son yemeğimizi patlayana kadar yemiş, kaptanımızı bekler pozisyona geçtik. O amansızca bekleyiş, fırtınadan önceki o sessizlik anları, zamanı durdurmuştu sanki.

(14&15&16.02.2011)

Veee başladı dalgalar

Genişliklerinden bahsetmiyim bile

ama yükseklikleri 2m’ye varıyordu

ayakta durmak imkansız, tutunmak şart oluyordu

hareket etmek, yemek yemek, tuvalete gitmek bir dertti

genelde 45 dereceyi aşan eğilmelerle, bazen okyanusa değecek kadar yapışıyor,

ara sıra okyanustan tokatlar yiyorduk.

Böyle dalgaları bi kere kabusumda görmüştüm o kadar..

Meğersem bu dev dalgaların içinde, irili ufaklı bir sürü dalga daha oluyormuş..

O kadar sonsuz ve güçlü gözüküyorlardı ki.. nefes kesiciydi.. büyüleyiciydi..

Görebiliğimiz sadece ufuk çizgisiydi..

Osho’nun Korku kitabını okudum bu Yol’da..

O da güzel geldi…

Bedenin aslında hep an’da yaşamasından ve aklın ise hep ya geçmişte ya da gelecekte takılı kalmasından dolayı oluşan ikilem yüzünden, zaman zaman zorlandığımızı anlatıyor. Ve her zaman olduğu gibi bununla savaşmak yerine, kabullenip farkında olmamızın yeterli olduğundan bahsediyor. Saolsun bu kitap, ‘sorunun her zaman negatif değil, eksik olan pozitiflikten kaynaklandığı’ bakış açısını da kattı hayatıma. Örnek vermek gerekirse, sorunu korkumuz olarak değil de, korku duyduğumuz olaydaki noksan sevgisizlik olarak görürsek, ancak çözebiliriz diyor.. Böylece o alana daha fazla sevgi katarak, korku ile otomatikman baş etmiş olacağımızı anlatıyor.  Çünkü şımarık bir çocuğun ağlamasına ne kadar ağlama dersek, daha çok ağlayacağı gibi, negatif ile uğraşırsak, ona istemeden de olsa, değer ve güç katacağımızdan, daha çok sorunun içine gömüldüğümüzü, bu yüzden az önce dediğim gibi sadece sevgi yüklemesi yaparak çözülebileceğinden bahsediyor. Daha bir sürü şey daha anlatıyor tabi ama beğendiğim bir bakış açısını daha aktarmak istiyorum son olarak.. Hepimizin güven aradığını ama bunu hiç bir zaman elde edemiyeceğimizden, gereksiz bir dilemayı daha hayatımıza kattığımızı belirtiyor. Ve hatta güvende olan bir şeyin ise, insan doğasında bir değeri olmadığından bahsediyor. Aşkın ve ilişkilerin güvende olmadığından dolayı zaten daha değere bindiğini anlatıyor. Güvende olan ölüdür ama risk taşayan yaşamdır diyor. Kısacası tavsiye ediyor, konuma geri dönüyorum :)

Valeri’yi dışarda ilk geceden sonra bir daha hiç görmedik. İçerde, yerde 2 gün boyunca hiç kalkmadan yattı. Lee ve Paul de benzer haldelerdi. 1 gün boyunca kapanlarına kapandılar. Kumrular, arasıra yüz gösterip, ara sıra yok oluyorlardı. Matt ve Kate sürekli konuşma halinde zamanı geçiştiriyorlardı.

Ben biraz daha kendi başıma kitap okumalardaydım. 2m’ye uzanan dalga boyutları değildi beni rahatsız eden. Hayatımda kendimi hiç bu kadar daha pis hissetmemiştim açıkçası. 5 gün boyunca temiz su ile yakanamamayı, saçlarımın diplerine kadar, her yerimin tuzla marine ediliyor tatta olmasını geçtim. Beni tanıyan bilir. Fazla titizimdir. Bulaşık makinesine koymadan önce de yıkarım bulaşıkları, tuvalete girmeden ve çıkınca yıkarım ellerimi.. gibi.. en azından öyle idim. Yol’da bu mümkün olmadı. Bulaşıkları deniz suyu ile yıkadığımızdan, her yudum/lokmadan önce, deniz ilk önce bir kendini hissettiriyordu. Peki bunu da geçtim. Ama o kızgın gölge bırakmayan güneş altında oturmak mı, yoksa kokuşmuş, yapış yapış olmuş kabinde uyumaya çalışmak mı arasındaki seçim, her an beni yiyip bitiriyordu. Yaşama sevincimi yitirdim diyebilirim.

Vanessastateofsoul

Taki karaya ayak basıp acı haberi alana kadar

Kardeşim dediğim, canım kanım kadar sevdiğim, ruh arkadaşımın yaşadığı olay bana öyle bir tokat attı ki.. kendime gelemedim.. ilk an kendimden utandım..

Brezilya’da bir kaç gün önce evlenmişlerdi. Çok mutlu olmalıydılar. Hatta ben de o mutlu günlerinde kardeşimin yanında olacaktım, uçak 4 haneli rakkamları bulmasaydı.. sonra buluşma ümidiyle haber bekliyordum onlardan.

Trafik kazası geçirmişler. Murat hayatını kaybetmiş. Şöför de.. Kardeşim de kırıklar içinde.. ona ulaşmaya çalıştım, yanına uçabilmek için.. Türkiye’ye döndükten sonra haber alabildim ancak. Param parça oldum ben bile. Onu ve yakınlarını düşünemiyorum bile.. unutulmasın istiyorum bu olay! Herkese anlatmak istiyorum. Her anın kıymetini bilelim istiyorum. O günden beri her gün O’nu, olayı düşünüp dua ediyorum. Allah, evren, melekler.. ihtiyacı olanların yanında olsun.. Kardeşimi çok seviyorummm..